8 Şubat 2014 Cumartesi
belki de maymun insandan gitti...
artık kendimize sorunlar yaratmakta çok iyiyiz. çözümleri düşünmektense deli gibi sorunlara odaklanıyoruz.
hayatı bir yarışa çeviriyoruz. "ben kazandım" demek için sanki her şey.
bir bankta oturmanın tadını çıkarmıyoruz artık. yediğimiz simitin düşen susamlarına -bizden zarar görmeyeceğini umarak- yanaşan serçeler kadar cesur da değiliz.
küçücük hayatlarımız var ama hayallerimiz daha küçük. paylaşmayı hayal etmiyoruz da, o araba benim olsa diyoruz. şu evi bir alsam falan...
gerçekten aşık olmayı umursamıyor kimse, evde kalıp kalmadığın önemli -e yaşın geldi artık-
sevişmeyi masum bir eylem olarak göremiyoruz...
evrim basamağında maymunu geçmiş olabiliriz belki, ama onların insanlığı bizden daha ileri
31 Ağustos 2013 Cumartesi
belirsizlik hikayesi...
Ucundan tutar tutmaz kırılan duygulardı bu kez ellerindeki. Dağılıyor suçluluk duygusu ve güvensizlik yaratıyordu..
27 Ağustos 2013 Salı
Sen,Ben,O
Öyle bangır bangır değil. Kendi halinde, suyun musluktan damlaması gibi... Birikemeden akıp giden, buharlaşan bir yalnızlık.
Gözlerine baktığınızda kaçırırdı gözlerini.
Yüzünde tebessüm. Gözlerinde samimiyet arayışı...
Çünkü o hep güvenirdi. Kendine değil belki ama size güvenirdi. Binlerce kez kırıldığı halde insanlara nasıl güvenilmeyeceğini öğrenmemişti.
Seni seviyorum dediğinizde inanır, damla damla akıtan yalnızlık musluğu onarılırdı.
Ve gittiğinizde o musluk gürleyerek patlar etrafında ona mutluluk veren her şeyi birlikte götürürdü.
Hiç kimseden farklı hissetmezdi.
Ama onun bununla başa çıkamayışı benzersizdi.
22 Mayıs 2013 Çarşamba
hadi bir şeyler yapalım.
Sürün.
Gülümseyin. (:
10 Mayıs 2013 Cuma
hüzün çayı
Ne yapsam diyorsun kendine. Okuduğun kitaplar, izlediğin filmler arasında dalıyorsun. Bakıyorsun, yine sen kalmışsın, tek başınasın. Az önceki gülümsemenden eser yok şimdi.
Biliyorsun, birileri olsa etrafında yine gülümseyeceksin oysa. Hiçbir şey olmamış gibi gülümseyeceksin. Bir şeyleri özlediğini söyleyemeyeceksin. İnsanlar hemen hemen aynı şeyleri yaşıyor olsalar da anlayamayacaklar birbirlerini… Seni…
Böyle işlemiyor. O çark böyle dönmüyor. İşleyişini çözdüğünü düşündüğün an ters tarafa yatırıyor seni.
Geçeceğini biliyorsun. Daha önce de çöktü bu hisler üzerine, daha önce de kalbin defalarca kırıldı. Başka çaren yoktu, yeni bir kalp yapamazdın. Topladın, incecik parçalarına kadar. Bir saat tamircisinin cımbızı hassasiyetinde dizdin kalbinin parçalarını yerli yerine, yeniden atmasını sağladın…
Kalbin mecaz olduğunu bile biliyorsun ama hüznü engelleyemiyorsun, değil mi?
Şarkılar da yardımcı olmuyor.
Biri sormuş:
“Neden şarkılara parça deriz?”
diye.
“Eksik yanlarımızı tamamladığı için.”
diye cevap vermiş başka biri de.
Ama işleyiş öyle değil ki.
Bazen sadece eksikleri hatırlatır şarkılar. O kalbin kopan nano parçalarını barındırırlar içlerinde ama tamamlamazlar. Döner ve geçmişi gösterirler sana.
Bakıp ne kadar genç, ne kadar zayıf, ne kadar sağlıklı, ne kadar yakışıklı/güzel olduğunu hatırlatan eski fotoğraflara benzerler. Özletirler, düşündürürler bir dokunuşu, bir kokuyu…
Birlikte dinlenilen bir anıyı hatırlatırlar. Sarılışı, öpüşü, hiç bitmesin istediğin o sevişmeyi…
Hani…
Hani o asla geri gelmeyecek şeyleri.
Hüzün de çay gibi, süzgeç bile kullansan sızıyor, değil mi? Karıştırmayı bıraktığında çöküyor…Görüyorsun, göre göre içiyorsun. Öyle kalıyor dibinde.
Ve yarım kalıyor her şey…
O çayı her içişinde…
3 Mayıs 2013 Cuma
Biz çocukken Bieber yoktu, ağzımıza sürülmesinden korktuğumuz acı biber vardı...
Justin Bieber yetenekli çocuk falan olabilir. Zira ergen sevmem yazacaklarımın onun karakteri ya da yeteneğiyle ilgisi yoktur önceden uyarayım.
Onun peşinden böyle şuursuzca koşan kız evlatlarımız, çocuklarımız bana doğum kontrolünün ne kadar önemli olduğunu hatırlattı. Böyle çocuk yapmayalım, ya da madem yaptık malzemeden çalmayalım. Potasyumunu, kalsiyumunu, vitaminini bol koyalım.
Bu ülkeyi emanet ediyoruz geyikleri yapacağız madem, öyle kızımızı kolundan tutup gecenin bir yarısı Bieber karşılamalara havaalanlarına götürmeyelim. Ben çocukken "hayır" diye bir şey vardı. Anne terliği gösterdi mi pısardık. Siz dövün demiyorum da "hayır" demenin bin türlü güzel yolu var gözünüzü seveyim. Yeni nesil veletlerde bunu göremiyorum.
Şımarık, ağlak, her istediği alınan yapılan edilen çocuklar var. Tabiki eğitimci değilim, anne, baba değilim bu konularda tavsiye verebilecek ne deneyimim ne eğitimim var. Ama ben de çocuk oldum. Hiç kimsenin peşinden böyle mal gibi koştuğumu hatırlamıyorum. Biz ninja kaplumbağa olurduk, voltran olur ağaç dallarında kafamızı gözümüzü kırardık. Çamurdan oyuncaklar, strafordan kayık yapardık, bisikletimizin arka tekerine kağıt sıkıştırır, pata pata seslerle motosikletçilik oynardık.
Saklambaç oynayan çocuklar görmek istiyorum ben, bisiklete binen, salıncakta sallanan, orasını burasını yaralayan çocuklar.
Gerçek hayattan izole ettiğiniz çocuklar, sanal dünyada şarkılarının anlamını bilmediği Bieber peşinde kendini paralamasın. Ağlasın mesela ama bisikletim yok diye ağlasın. "paramız olunca alırız" dersiniz. Bieber'i alacak paranız hiç olmayacak muhtemelen.
Ama o bisiklet kalacak, dizdeki yara izleri kalacak, çocukluk arkadaşlıkları kalacak, küçük bir yerde doğup büyümüş olmanın etkisi belki de. Etrafımdaki genç insanların şehirde doğup büyümüş olmasının etkilerini yoğun hissediyorum.
İyi yanları da var, ama kötü yanları daha çok sanki ?
Bence çocukken yaşanmalı çocukluk, en azından etrafınızdaki insanların çocukluğundan şikayet etmemek için.
15 Şubat 2013 Cuma
ibrahim maalouf - beirut
Bu parçayı ilk dinlediğimde çok acı çekiyordum, acı çekiyordum derken abartmıyorum. parçayı dinlediğim için acı çekiyordum gibi algılanmasın ama...
ben acı çekiyordum o sırada bu parça üzerine çalmaya başladı...
ilk biramı içtim, devam ediyordu... sürekli dönüyordu, mekanda başka parça çalmıyordu...
bir bira daha sonra. sonra kulak verdim... daha dikkatli dinlemeye başladım... ilk dakikalarında sessizce ağlıyordu sanki, sonra biraz daha şiddetleniyordu ve sonra biraz daha... ve sonra çığlık çığlığa ağlıyordu.
11 dakika boyunca.... benim içimle birlikte ağladı... ve sonra dinlemeye devam ettim. ve sanki her evresinde parçanın, ruhum çığlıklar atıyordu.
"yeter artık" diyordu, herşeye...
sanki yediklerini çıkarıyordu ruhum, sanki beni bırakın defolun siktirin gidin diyordu.
saçma sapan kurallarınızı bir kenara bırakın, dayatmalarınızı, beni de bırakın. yeter!
diyordu da diyordu...
kısaca içime işliyordu. her notasıyla...
sonra ilk notasındaki gibi hüzne geri dönüyor....
bırakın işte beni, diyor,
gözyaşlarını koluna silip susuyordu.