20 Aralık 2009 Pazar

duck... (evet köpeğimin adı "ördek" ne var)


ben küçüktüm ve çok masumdum,
tek arkadaşım da köpeğimdi...

5 Aralık 2009 Cumartesi

nötr oldum galiba ben;

nötr: Fr. neutre

sf. 1. Etkisiz. 2. fiz. Elektriğe karşı hiçbir tepkisi olmayan, yansız. 3. kim. Yansız. 4. mec. Tarafsız, yansız.
Güncel Türkçe Sözlük


peşpeşe dinleyin

seabear - i sing i swim
blind pilot - paint or pollen

7 Kasım 2009 Cumartesi

çıplak ayaklı gecelerimin sıcacık yün çorabı...

özlemek ama özlediğin şeyi -ya da kişiyi- bilmemek, el yordamıyla birilerini seçip, kalbinde ki karşılığına oturtmaya çalışmak, başardığına inanmak.

şhh sakin ol...

benim... gitmedim bir yere. sadece göremiyorsun... içindeyim hissetmiyor musun ?
gözlerini açma birkaç saniye... uzaklarda bir martı sesi işittin mi.
biliyorsun göründükleri kadar masum değildirler onlar...
ama uçsunlar... bırak uçsunlar...
çığlıkları boşuna değil.
acı çekiyorlar

21 Ekim 2009 Çarşamba

haki yeşil

hep karşı kaldırımdasın... aramızdan arabalar geçiyor, sana hayranca baktığımın farkında bile değilsin, yürüyorsun işte, bir çiçekçinin önünden geçiyorsun... galiba gülümsedin. saçların yüzüne döküldü, hayatımda gördüğüm en zarif şeydi belki saçını kulağının arkasına atışın...

bazen yürürken benim olduğum yöne bakıyorsun... tam karşındayım seninle aynı hizada yürüyorum, seni izlerken insanlara çarpıyorum oysa...
ama bakmıyormuş gibi yapıyorum bu yöne baktığında... yolun karşısında evine giden farketmetdiğin biri...

kollarını kavuşturdun... birine çarpmaktan son anda sıyrıldım yine...
bir daha baktığımda gözden kaybolmuştun...

18 Ekim 2009 Pazar

bu cümleler çok tanıdık geldi...

Murathan Mungan'ın Boyacıköy'de kanlı bir aşk cinayeti öyküsünden...

Bu cümleleri okurken, aynaya bakıyormuş gibi hissettim.

"Kirli beyaz buruşuk pardösüsünün ceplerinde ellerini taşıyarak sokağın yokuşunu inen Genç Adam mutsuz hüzünlü ve karamsardı...

Geleceğini ve geçmişini ince bir sızıyla düşünüyordu...
Yanlış maceralarla olmadık yanılsamalarla bunca yıl avutulamamış olan içindeki o sızılı boşluk, boğazın pusu nemli sokak taşları onarılmaz sonbahar uzakta İstanbul sesleri ve hayatları her şey her ayrıntı keder veriyordu ona...

Elleri zaman zaman metalin kara soğuğuna değiyor ürperiyordu. Sırtından bacaklarının arasına doğru ince bir üşüme geçiyordu.

Durağa inmek için yan sokaklardan birini döndü. Denize ve durağa inen o uzun sokağa çıktı. Karşısında kalın mavi bir çizgi olarak deniz duruyordu. Dalgalanarak duruyordu...

Bütün deniz benzetmeleri tüketilmişti. Bunu düşündü. Denizi anlatmaya hiçbir şey yetmiyordu artık. Deniz için tasarlanmış hiçbir sözcük hiçbir benzetme hiçbir imge insanları heyecanlandırmıyordu...

Yalnızca denizi mi? Hangi coşku hangi sevda hangi çağsama sözcüklerden geçerek başka bir yüreğe başka bir duyarlığa sızabiliyordu artık? Dünyada çok büyük bir yangın çıkmıştı ve bu yangında ilk kurtarılacak olan kendi hayatıydı.

Ama nasıl olacaktı bu? ya da olası mıydı? Herkes denizlerini tüketmişti. Telefonlarını tüketmişti. Hayatımızdaki her şey sürüncemede kalmıştı. Bu yüzden hiçbir şey tat vermiyordu.

Geçmişin olanca görkemi ve sızısıyla birbirine açılan bu sokaklarda yürürken bunları düşünüyordu. Bütün takvimleri ve tarihleri birbirine karıştırarak düşünüyordu... "

4 Ekim 2009 Pazar

kesedeki filmografi

kangurular doğduğunda başparmak kadar oluyormuş, az önce national geographic te izledim... doğuyor minicik birşey kıpkırmızı annesinin kesesine tırmanıyor, diğer memeliler gibi göbek bağıyla annesinden beslenmezmiş kangurular, anne kesesinin içinde meme uçları varmış oradan sütle beslenirlermiş...

doğduktan sonra 6 ay kesenin içinde...

sora saçma sapan birşeye bağladım bunu, hayatım -bir film şeridi gibi (: - gözümün önünden geçti...

eh biz de yani insan ırkı da 18 imize kadar ve bazen daha da uzun bir kesenin içinde sayılırdık....

kanal değiştirdim sonra... her pazar sabahı trt de yayınlanan kovboy filmlerinden birine denk geldim, aklıma babam geldi, kovboy filmleri hastasıdır kendisi...
bir gelenek gibi bu trt de dikkat etmemişseniz pazar sabahları kanalı bir değiştirin mutlaka bi kovboy filmi göreceksiniz...

gülümsedim, aklıma babamla izlediğim zamanlar geldi. yatak odalarına gider babamın yanına uzanır izlerdim...

mcgyver, görevimiz tehlike, mavi ay serilerini babamla izlediğimizi hatırlıyorum, bir de ziyaretçiler diye bir dizi vardı uzaylılar var insan şekline ama kanları yeşil, içki kadehlerinde balık falan olurdu, fareleri ve kuşları çerez niyetine canlı canlı yerlerdi ben korkar gözlerimi kapatırdım. tamam sahne bitmiş mi diye tek gözümü açar bakar ve yine korkardım (:
trt de olimpiyatların her dalını izlerdik bir de babamla...

o zamanlar tek özel kanal Star 1 di hatırlıyorum, bizde çekmezdi babam videosunu götürürdü bi arkadaşına film kaydederdi, sanırım o dönem bi korku filmi furyası vardı, sürekli korku filmleri kaydettiğini ve bizim evde kalabalıkça izlendiğini hatırlıyorum. ben korkar koltukların arkasına saklanır ya da başımı battaniyenin altına sokar izleyemezdim...

hala yalnız başıma korku filmi izleyemem (: komik tamam ama... izleyemem işte.

cumartesiden cumartesiye diye çizgifilm programı vardı trt de sabahları, yayın on da başlardı sanırım, walt disneyle öyle tanıştık... Muppet Show ve susam sokağı ise birkaç yıl sonra çıkacaktı...

ilkokuldayken Voltran ı hatırlıyorum aslan formunda robotlar vardı, tuhaftı bunlar da...
kötü şeytan robota önce tek tek saldırırlar, ama hiç bir zaman bir bölümünde bile tek tek saldırarak başarılı olamazlar, en sonunda bunların lideri siyah aslanın pilotu tarafından "siz gövdeyi kolları ve bacakları oluşturun ben de kafayı oluşturacağım" denmesiyle tek vücut haline gelir, bir kılıçla tek hamleyle kötü şeytan robotu ikiye bölerlerdi... küçücük çocuk aklımla bile düşünürdüm,
ya madem tek tek yenemiyosunuz şu şeytan robotları niye en başta birleşip voltran gitmiyosunuz kardeşim. (: japonların çocuk zihinlerini katletmesi bununla kalmazdı...

tsubasa vardı futbolcu bi çocuk bir maç asla bir bölümde bitmezdi... orta sahada top sürerken kale yavaş yavaş ufuktan belirmeye başlardı -hani dünya yuvarlak ya ((: - ve şut çekerken ya da kaleci topa uçarken yüzlerinde acı dolu bi ifade olurdu... bir tek wakabayashi -karizmatik kaleci kendine tenis toplarıyla şut çektirir ve birini bile yemezdi- ifadesini bozmazdı... her zaman kendinden emin ve huzur içinde topa uçardı... komikti (:..

japonlar pikaçu pokemon olaylarıyla yakın bi nesli katlettiler diye hatırlıyorum ama, şu anda neyi kullanıyolar bilmiyorum...

tek bildiğim her çocuğun bir japon çizgifilm dönemi olduğudur...

hodri meydan ı hatırlıyorum uğur dündar ın, bir başka gece vardı cumartesi akşamları trt de deli gibi izlerdik...

show tv enteresan enteresan jenerikleriyle çıktı ilk... dıp dıbı dıp dıp dıbıdıptıp o dönemleri bilmeyenler için anlamsız olabilir ama hatırlayanlar sırıtmıştır (:..

birbirimize hava atardık bizde şov tivi de var oğlummmmm diye...

kırmızı nokta yı hayatımıza sokan kanaldır kendisi (:..
bir meme görücem diye gece yarıları gizlice uyanır tv açardı bu nesil...

Cine5 in şimdi ki zavallı görüntüsüne aldanmamak gerek eskiden çağın digiturk uydu büyük bi teknolojik devrimdi... tv lerin üzerinde dekoder cihazları ve mavi bi anahtarı vardı... cine5 i olan evlere gıpta eder, bütün maçları ve vizyondan yeni çıkmış filmleri izlemelerini kıskanırdık (:

brezilya dizileri ve yalan rüzgar ı revaçtaydı... Dallasın son safhalara yetiştim ama hatırlıyorum ondan bahsedemeyeceğim ama...

yalan rüzgarı ve hayat ağacı ailecek tv karşısında dikildiğimiz yapımlardı... atv bi ara bütün yalan rüzgarı kadrosunu türkiyeye getirmişti hatta sanırım yılbaşı programına (:

hayat ağacı için ise çocukken tekerlemeler türetmiştik... evde hırsız kaly mestırs, dağda kaya edım ile maya, atmış milyon dolar meri gardnır canavar şeklinde (:

büyüdükçe izlediklerimiz de değişti tabi... bir dönem bütün lise çağındaki erkek çocuklar van damme oldu... -daha sonra istanbul belediyesi tarafından türkiyeye getirilip dansöz ikram edilmiştir kendisine- şu aralar nasıl bütün liseli bebelerin kahramanı kurtlar vadisinin polatsa o zamanlar van damme dı işte...

neyse... müzik kanalları falan açılmaya, uydu sistemleri hayatımıza entegre olmaya başladı sonra... artık her tür yayın her şekilde izlenebiliyordu...

neyse fazla uzattım... kronolojiyi tam tutturamamış olabilirim ama bir nesil böyle yaşadı kese hayatını, yani tv denen sihirli bi kutu da vardı (:

artık izlediğim kanallar sanırım sadece belgesel kanalları, ha bir de eurosport ve ntvspor izliyorum çokça,cnbc-e bazen...
yerli dizilerin hiçbirinin hiç bir bölümünü bilmiyorum, facebookta paylaşıldığı kadar avrupa yakası ve bir kadın bir erkek bölümleri hariç...
güzel dizi serilerini internetten indiriyorum :/

biraz daha belgesel izlemeli şimdi...
pazar günü tembellik etmeli.

23 Eylül 2009 Çarşamba

slowmotion...

pazartesi günüydü, geldiğimden beri yağmur hiç dinmemişti ama pek şikayetçi değildim... gri gökyüzü tuhaf bi şekilde huzur vericiydi. yağmuru yaşamak güzeldi... arada bir çıkıp dolaşıyor ıslanıyordum, sahile gidiyordum sonbaharın koyu yeşil renklere tahammülsüzlüğü eğlenceliydi...

saçlarımdan süzülüyordu yağmur suyu, eve gittim bir şort geçirdim, üstüme bir yağmurluk, çantamda tek bir havlu. telefonumu evde bıraktım... hiç kimse bölmemeliydi... yağmurdan ıslanmış çimden halılarda terlikli ayaklarım ıslanıyordu... acele etmiyordum, deniz birkaç adım ötedeydi...

kumsala indim... birkaç insan benim bu havada şortla dolaşmamı yadırgadıklarını belli eden yüz ifadeleriyle bakıyordu, umursamadım...
havlumu kumsalda çantamın içinde bıraktım... ve dalgalarla kucaklaştım, su sıcacıktı... böyle olacağını tahmin ediyordum ama tahminimin ötesinde sıcaktı, ılıktı...

yüzmeye başladım kıyıdan 50 metre açıkta karayla bağlantısı kırılmış iskele kalıntısına yüzdüm... betona tutundum, sanki buzdan bir sütuna tutunuyordum. parmaklarımı acıttı. tırmandım üstüne. çocukluğum bu şeyin üzerinde geçmişti, yabancılık çekmedim...



sanırım yağmurda en son yüzdüğümde de çocuktum...

3 metre kadar yüksekteydim artık sudan... yağmur damlaları soğuk... bedenime çarpıyordu, tabanlarımda hissediyordum buzdan farksız betonu...

koştum... sıçradım kollarımı açtım... "bir saniye" süzüldüm havadaydım....

"bir saniye" de aklımdan binlerce şey geçmişti, yağmur hala bedenime çarpıyordu, dalgalar aşağıdaydı, rüzgar saç tellerimin arasından ince ıslıklar çalıyordu...
hiçbirşey yoktu, hiç kimse yalnızdım... hiç bir sorunum yoktu "bir saniye"... nefesimi tuttum...


suya girdim... dışarısı ne kadar da soğukmuş... sıcacık dalgalar sardı her yanımı... sesler boğuklaştı, gözlerimi açtım yeşil rengin içinde... saydam hava kabarcıkları....
sonra yüzey ve derin bir nefes... "bir saniye"

kalbim deli gibi çarpıyordu, yüzmeyi hatırlamaya çalışan kaslarım sızlıyorlardı her kulaç attığımda...

kıyıya çıktım, birkaç insanın tuhaf bakışları arasında yağmur yağarken bir saçak altında kurulandım... giyindim...
yine yağmur birikintilerinde ayaklarımı sürüyerek eve gittim...

saçlarımda tuzlu su,
yüzümde gülümseme....

sigur ros mırıldanır...

12 Eylül 2009 Cumartesi

sleep lady

boğazdan geçerken gördüğüm dev bir geminin adı...
"sleep lady"
ah o gemi de ben de olsaydım...

23 Ağustos 2009 Pazar

neden böyle?

karışık, kötü, hissiz, yalnız, yorgun, hatalar yapan,
kötü, karışık, yorgun, hissiz,
yapmamalı, hatalı, üzgün, boşluk, koskocaman, bomboşluk...

19 Temmuz 2009 Pazar

...

bilmezler yalnız yaşamayanlar,
nasıl korku verir sessizlik insana...
insan nasıl konuşur kendisiyle,
nasıl koşar aynalara...
bir cana hasret.
bilmezler...

orhan veli

9 Temmuz 2009 Perşembe

aşağı yukarı bir gün...

bu sabah
alarm çaldı...
kapattım.
bir daha çaldı...
bir daha kapattım.
bir daha sora
attım telefonu pili mili fırladı...
sora kendimi attım.
yere..
kolumun üstüne düştüm.
canım biraz yanınca,
gözlerimi biraz aralayabildim...
banyoya giderken ayağımı vurdum yine kapının kenarına...
yüzümü yıkadım,
aynaya baktım.
"benden önce bu evde yaşayan adamların boyu 2 metre falan olmalı" diye düşündüm
ayna çok yükseğe asılıydı...
dişlerimi fırçalarken suratımın aldığı tuhaf şekle baktım...
lavaboya tükürdüm yine çok sert fırçalamış olmalıyım ki köpük pembeleşmişti.
kendi kanımın tadını aldım
tuzlu ve lezzetli.
gözlerim onları açtığım için bana kızgın bakıyorlardı...
banyonun her zaman ıslak olan zemininde paçalarım ıslandı her sabah olduğu gibi
armut koltuğumun üzerine attığım dünkü pantolonumu giydim...
bi tshirt seçtim beyaz üzerinde fıstık yeşili birşeyler yazıyodu...

dışarı çıktım
güneş çok parlaktı
"güneş" gözlüğümü taktım
biraz loştu.
"aman tanrım gözlerim bugün beni affetmeyecek"
yanıyorlardı...

sonra her zaman yürüdüğüm yolu yürüdüm
insan sürüsü...
önümde yürüyen kız karşısına aniden çıkan zenciyi görünce
irkildi yol verdi.
oralı bile olmadı adam gerçi... geçti gitti.
sonra,
marketlerin önünden geçerken
60 larında iki ihtiyar gördüm,
elele tutuşuyolardı.
yürüyemedikleri için falan değil. sağlıklı görünüyorlardı
ama el eleydiler işte.
sevgili gibi.
yani sevgiliydiler belki de...
dudaklarımın gülümsemesi yanaklarımdaki kırışıklıkları gözlerimin yanına kadar çıkardı.
artık kızgınlığı geçiyordu sanki.
en azından güzel birşeye bakmıştım...
metroya indim...
osmanbey tabelasının "o" harfine denk gelen yerde bekledim...
kapı tam önümde açıldı
her sabah olduğu gibi...
bindim,
oturabilirdim oturmadım...
insanların bir an önce biryerlere oturma telaşlarına baktım
birileri işe gidiyodu.
"gülümseyen ya da konuşan o kadar az insan oluyorki sabahları" diye düşündüm.
metal yığını son sürat beni levente götürdü.
indim...
yürüyen merdivenlerden yürüyerek çıktım
-yürüyen merdiven lafından nefret ederim-
güneş... "aman tanrım gözlerim yine isyan edecek"
diyerek taktım gözlüklerimi yine...
bankaların önünden geçtim...
otobüs durağına gittim..
aslında tek bi otobüs kullanarak gidebilirim işe.
ama yürümeyi seviyorum,
sıcak ve hızlı yürüyüş sonunda oturmayı hakettiğime karar verdim ve
duraktaki birinin yanına oturdum..
iki dakika geçmedi belki... iki yaşlı insan geldi...
kalktım hemen. yer veriyomuş gibi yapay bi naziklik yapmadım
sadece kalktım işte,
gittim köşede yaslandım durağın reklam panosuna
yaşlı adam karısını oturttu
bana başıyla selam verdi.
iki otobüs geçti
ama doluydular binmedim.
sora geldi bi otobüs daha
çok kalabalık değildi
bindim...

sen bana günaydın dedin.
şaşırdım....

bana yalnız olduğumu söyleyen bi şarkı gönderdin...
57 kere dinledim.

çalıştım.
eve geldim .
bira ve omlet yedim.
müzik dinledim...
müzik dinledim...
şimdi de uzanacağım biraz...
tavan sinemasında yeni hayaller gösterime girmiştir
ve tekrar
ve yine...
ve belki öpebilirim.

11 mayıs 2009 23:03
~kursad

28 Haziran 2009 Pazar

her şeyi onarabilir miyim ?

bu aralar evde sürekli birşeyler bozuluyor, ya da bozulan bir şeyleri onarma isteğim onları bana farkettiriyor, elimde süper gelişmiş on kaplan gücünde isviçre çakımla, mcgyver'ı da anarak iyi işler çıkarıyorum (:...

mutfaktaki musluğu, bilgisayarımın güç kaynağını yine elde olan malzemelerle tamir edebildiğimi bilmek zaman denilen kavramımı yitirmeme yardımcı oluyor...

bir hafta önce annemin bana ziyarete geldiğinde, perdeyi çekerken aşağı indirdiği korniş rayını onardım az önce :D 3 metre yükseklikte tavana sahip eski istanbul yapılarından olan sevgili evimde 1.70 küsür boya sahip ben. ve bir ayağı çukurda merdivenle bunu yaralanmadan -ölmeden- başarmam harika (: birkaç ay daha idare eder kanısındayım...

iki hafta önce de çalıştığım yerden ayrılıp başka bir yere geçtim... açıkçası kendimi daha iyi hissettiğim bir yerdeyim...

sadece bir yıldır istanbul da olmama rağmen bu çalıştığım 5. işyerim. umarım sonuncusu olur, çok sıkıldım sürekli etrafımdaki insanların değişmesinden...

-bu denli sık iş değiştirmem benden değil işverenlerin verip tutmadığı sözlerden kaynaklanıyor ayrıca-

zamanında en iyi arkadaşım diyebileceğim -annesine anne dediğim- ve bundan 3 yıl önce hayatımdan kesin ve bir anda çıkardığım biri son 2 yıldır sürekli bir yerlerde karşıma çıkıp hiç bir şey olmamış gibi davranmaya çalışıyordu...

işyerime geliyor ben yoksam kartvizit bırakıyor, bir şekilde facebooktan ekliyor, engelliyorum başka bir hesap açıp yine ekliyor, msn vesaire her yolu deniyor ama duvarı aşamıyordu...

nasıl bir tesadüfse annemin bana ziyarete geldiği geçen haftalarda, annem alışverişteyken karşılaşmışlar ve numaramı almış...

aradı, eskiden sürekli vakit geçirdiğim ve herşeyimi paylaştığım birine bu denli duygusuz olmama şaşırıyorum... kindar biri miyim acaba ?

fazla abarttığımı düşünmüyorum :/...

öyle mahçup hatır soran -eski- dostum yakınlardaymış...
evimi tarif ettim gel diye...

geldi...
bir önceki gün giydiğim ve dağınıklığım eseri armut koltuğumun üzerinde bıraktığım tshirtimi oradan kaldırıp dolaba sıkıştırdım...

misafir ettim, biraz sohbet ettik. beni incitişiyle ilgili hiçbirşey söylemedim, sormadım konu açmadım...

havadan sudan "naber, nasılsın, iş güç nasıl, havalar da çok sıcak, vb" standart, samimi olmadığınız insanlara karşı kullandığınız kelimeleri ona karşı bol bol kullandığım bir yarım saatin sonunda, evden uğurladım...

bu kadar yalnız hissettiğim bir şehirde bile, -eski- en iyi arkadaşıma hiç bir şey hissetmedim... hiç...
ne sevgi ne nefret...

hani kolunuzda bi karınca görürsünüz... sevmezsiniz, ama iğrenmez korkmazsınız da...
onun gibi..
silkersiniz kolunuzdan ve yoluna gider...

öyle birşey oldu...
bir daha arayacağını sanmıyorum...

bir zamanlar elime fotoğraf makinası alıp dolaşırken, girdiğim bir saat tamircisinde çektiğim fotoğrafı anımsadım.

Zamanı onarabilir misiniz? diye bir başlık açmıştım bu fotoğraf için....

ama sanırım bu isviçre çakımla yapabileceğim bir şey değil....

24 Mayıs 2009 Pazar

yapışmaz...

Hep merak ettiğim uzun gerçek bir aşk bittiğinde neden ikinci bir şansı olmadığının cevabını, bir Japon yapıştırıcısının kullanma kılavuzunda bulacağımı düşünmemiştim…

“Yapıştırılacak yüzeyin temiz, kuru ve pürüzsüz olmasına dikkat edin”

21 Mayıs 2009 Perşembe

mavi kuş masalı...

bir varmış bir yokmuş...

1982 nin karlı bir kış gününde sabahla beraber küçücük bir tırtıl dünyaya gelmiş.... odalardan birinden giren soğuk kış rüzgarı duvardaki saatli maarif takviminin ocağın 20sini gösteren saman kağıdını titretmiş....

Gözleri kapalı pespembe tırtıl doğduğunda babası bir köy okulunda öğretmenmiş, kar yolları kapattığından 20 kilometre yürümüş babası, eve geldiğinde pardösüsü ayakkabıları kar içinde, sormuş iyi mi karısı…

Oğlun oldu demişler… nur topu gibi…

Çok sevgi dolu bir ailede büyümüş küçük tırtıl, tabi bazı kavgalara da şahit olmuş, küçük tefek dertleri ama, önemsizmiş... aşık anne ve babasının kollarında huzurluymuş, her istediği alınan bir çocuk olamamış hiçbir zaman. Ama hep sevildiğini bilmiş…

Yalnızlığını ilkokulda fark etmiş küçük tırtıl… Oyunlara alınmayan, hiçbir oyunda iyi olamayan, kendini çizgi romanlara ve kitapların hayal dünyasında mutlu hisseden... Babasının ona aldığı köpeğinden başka kimseyle gezmeyen… Kocaman pörtlek gözlerini insanlara dikip, onlarla nasıl konuşması gerektiğini bilemeyen küçük bir tırtıl…

Zaman geçmiş... insanlarla konuşması gerekmiş... arkadaşlar edinmiş... birileriyle sevişmiş... birilerini severim sanmış, birilerini kendinden çok sevmiş ve büyümüş tırtıl…

Yalnızlık da her geçen gün büyüyormuş. Tırtıl yediği her yaprağın aşk yaprağı olmadığının farkına varmış en sonunda….

Koza örmeyi hep merak etmiş, güzel bi kelebek olmayı...
birkaç defa neredeyse başarıyormuş, ama yine beceriksizmiş işte…

Bir gün yine dağılmış bir koza topağına gözleri dolu dolu bakarken, Yanına mavi parlak tüyleriyle, güzel mi güzel bir kuş gelmiş.

Tırtıl kapatmış gözlerini, beklemiş bir gaga darbesini... ve mideye inmeyi…
bu kadarcık küçücük, sefil yaşamında, uçabileceğim tek an bir kuşun midesinde olacak diye düşünmüş….

Ama sonra güzel bir ses duymuş… kuş öyle güzel şarkılar söylüyormuş ki… yıldızlara ve denizlere...
tırtıl hayranlıkla izlemiş...

"belki" bir koza yaparsa hemen… "belki" o da parlak kanatlar edinirse, güzel mavi kuşla uçabileceğini düşünmüş… umutlanmış birden yeni bir kozaya başlamış…

Ama sonra…

Sonra fark etmiş ki.

Öreceği en güzel koza bile onu en fazla kelebek yapabilecekmiş…
Mavi kuşla uçmaya bu yetmezmiş…

Tırtıl en iyi bildiği şeyi yapmış yine…

Saklanmış…

Ama o şarkı hep kulaklarında kalacakmış… “Yıldızlara ve denizlere”…

19 Mayıs 2009 Salı

...

hiç arkadaşının olmadığını düşün, yani seni düşünen biri olmadığını.
yakınlarındaki insanların gazetelerden çıkan gereksiz kağıt israfı ekler gibi olduğunu düşün
haftasonu yalnız başına evde oturduğunu
birilerinin yanına gideyim dediğinde
kim cevabını veremediğini.
insanlardan git gide uzaklaştığını,
yalnızlık kelimesini icat eden adamı bile kıskandıracak kadar yalnız hissettiğini.
"belki" ile başlayan cümlelerden bile kaçındığını
boka sarmış, amaçsız kalmış
insan müsveddesi kıvamında hissediyorum
üzerime bişeyler yazıp sora atmak lazım.

1 Mayıs 2009 Cuma

kestane gözlü kız...

ne işin var bu saatte aklımda ?
nasıl girdin oraya!!!

sabah alarmın tiz çığlığı beni uykunun gizemli huzurundan -veya huzursuzluğundan- uyandırmadan önce öptüğüm kişi sendin biliyor musun...

bölük pörçük tam olarak hatırlayamadığım ayrıntıların arasında aklımda kalan, mavi deniz. doğmakta olan bi güneş bide senin kocaman gözlerindi...

hiç kestane topladın mı ?
ben küçük bi yerde doğdum büyüdüm... çok fazla yapacak bişey yoktur orada. bol bol düşünürsün. tuhaf bi dinlendiriciliği ve huzuru vardır.
çocukken tepelere kestane toplamaya giderdik biz...
kestane toplamak ne zordur bilir misin ?..

çok yüksektir kestane ağaçları ve hep dikenli tuhaf, kaşındıran, sarmaşıklar çevreler onları... en tepede dal ve yaprak öbeklerinin arasında -bu kadar engel yetmezmiş gibi- kendi dikenli kabuklarının içinde saklanır kestaneler...

Kestane ağacının köklerini sarmalayan toprak bile tuhaftır... yumuşak avuçlarında kolayca dağılan elini kirletmeyen, dokunduğunda zarafetini hissettiğin bi varlıktır...

aşağıdan sopalarla vurur düşürmeye çalışırsın kestaneleri... inatçıdır...
bazen hiç düşmez,
bazen kendi kendine düşer vurmadığın zamanlarda bile..
tam kafana iniverir... omzuna...
acıtır kestane kirpileri insanın canını.

hadi olaki düşürdün kestaneyi

o kirpiden... o dikenli kabuktan çıkarmakta kolay değildir...
kestane sonuna kadar korur kendini, korumaya çalışır, dalından kendi kendine düşmek ister ama kendi düştüğünde o güzelliği de olmazki...

kirpiyi ezersin keskin bi taş parçasıyla, içinden en az iki tane kestane çıkar...

hani şu kışın yol kenarında kebap diye sattıklarından...

kirpiden yeni çıkmış kestanenin çok berrak kahverengiyle, sarının tuhaf bi yerde kesiştiği rengi vardır...

işte o renkti gözlerin...

o kadar kısa ama o kadar uzun bi bakıştan sonra, dudaklarının nemini dudaklarımda hissettiğimde gözlerimi açmak istememiştim. rüyaydı bu belliydi neden uyanmam gerekiyodu ki... gözlerimi açmadım... uyanmamalıydım... alarm çalıyodu. ve beni çekiyodu güzel rüyamın içinden...
uyanmadan önce tek bi cümlen kaldı hayali kulaklarımda...
"demek başkası da beni öpebiliyormuş" dedin...

uyandım bende, aniden doğruldum yatak müsveddesinden, susturdum saati. sanki uyumuyordum, ne bi uyuşukluk vardı ne esnedim ne gerindim, kalktım yüzümü yıkadım. saçma sapan elime ne geçirirsem giyindim çıktım evden... sokak lambaları ben yürürken söndüler..

ve aklımda hala bir sen...
bir sürü de "acaba" lar vardı...


~kursad
05.09.08
07:35 am

not: eski yazılarımdan. burada kalırsa kaybetmem unutmam yanlışla silmem. dursun işte burada...
ne zamandır yazmıyorum, içimden gelmiyor.

kelimeler kullandığım cümleleri yadırgıyor, tekrar okuduğumda ben yazmamışım gibi hissediyorum. sonra tekrar okuyorum, beğenmiyorum. hem bunlar kimin umurunda ki.
kol geziyor depresif kral şehrimin etrafında.

5 Mart 2009 Perşembe

ben

süslü cümleleri olan, kara kuru, biraz sakallı...
çoğu zaman kaybolmuş biriyim...

23 Şubat 2009 Pazartesi

bir otobüs camından gördüm kendimi

hafif karlı bir istanbul sabahında kulakların üşüyerek uyanmak...
aynaya bak evden çıkmadan, yine aynı duygusuz surat...
yürü yüzüne biraz ağlamış kar taneleri çarparak,
kafanda eski bir aşkın hediyesi yün bere,
boynunda bir atkı... onu unutmak için seviştiğin birinden hediye...

12 Şubat 2009 Perşembe

peynirli tombi...

ayaklarımı görüyorum, buz gibi suyun içinde buruşmuş gibi duruyor derim, işaret parmağım baş parmağıma küsmüş yıllar önce, hep diğer tarafa bakıyor...
neyse
çok soğuk ... su yani... çok soğuk.. diken gibi batıyor sanki...
yürüyorum... ayaklarımı izliyorum... bir dalga çarpıyor köpükleriyle, üzerinden geçiyor ayağımın... artık sadece bileğim görünüyor.... sonra çekiliyor gidiyor yine kumlar, üşüyor ayağım...
işaret parmağım hala baş parmağıma küs...

bikaç küçük çakıl taşı bedava yolculuk yapıyorlar...
gökyüzünde iki martı bana bakıyor...
acıyorlar sanki... yalnızlığıma mı .?...
uçamadığım için belki de...

uçabilsem nerelere giderdim... bilmiyorum ama hiç konmazdım...
acıkınca vapurların etrafında dolanmak var nasılsa...

sonsuz uzun bi sahil... bi yerden kesiliyor...
sen uzakta duruyorsun.... adımlar atıyorum
saçların rüzgarda savruluyor...
bana bakıyorsun....
kollarını kavuşturmuş...

senin de ayakların denizde...
seninkiler de üşüyor...
yürüyorum ama hep oradasın..
aynı mesafe

ama ayaklarımız aynı denizde...
ve aynı ürperti vücutlarımızda ayaklarımızdan yayılan...
ayak parmaklarıma bakıyorum...
bembeyaz... yanyanalar ama işaret parmağım hala küs... baş parmağıma....