24 Mayıs 2009 Pazar

yapışmaz...

Hep merak ettiğim uzun gerçek bir aşk bittiğinde neden ikinci bir şansı olmadığının cevabını, bir Japon yapıştırıcısının kullanma kılavuzunda bulacağımı düşünmemiştim…

“Yapıştırılacak yüzeyin temiz, kuru ve pürüzsüz olmasına dikkat edin”

21 Mayıs 2009 Perşembe

mavi kuş masalı...

bir varmış bir yokmuş...

1982 nin karlı bir kış gününde sabahla beraber küçücük bir tırtıl dünyaya gelmiş.... odalardan birinden giren soğuk kış rüzgarı duvardaki saatli maarif takviminin ocağın 20sini gösteren saman kağıdını titretmiş....

Gözleri kapalı pespembe tırtıl doğduğunda babası bir köy okulunda öğretmenmiş, kar yolları kapattığından 20 kilometre yürümüş babası, eve geldiğinde pardösüsü ayakkabıları kar içinde, sormuş iyi mi karısı…

Oğlun oldu demişler… nur topu gibi…

Çok sevgi dolu bir ailede büyümüş küçük tırtıl, tabi bazı kavgalara da şahit olmuş, küçük tefek dertleri ama, önemsizmiş... aşık anne ve babasının kollarında huzurluymuş, her istediği alınan bir çocuk olamamış hiçbir zaman. Ama hep sevildiğini bilmiş…

Yalnızlığını ilkokulda fark etmiş küçük tırtıl… Oyunlara alınmayan, hiçbir oyunda iyi olamayan, kendini çizgi romanlara ve kitapların hayal dünyasında mutlu hisseden... Babasının ona aldığı köpeğinden başka kimseyle gezmeyen… Kocaman pörtlek gözlerini insanlara dikip, onlarla nasıl konuşması gerektiğini bilemeyen küçük bir tırtıl…

Zaman geçmiş... insanlarla konuşması gerekmiş... arkadaşlar edinmiş... birileriyle sevişmiş... birilerini severim sanmış, birilerini kendinden çok sevmiş ve büyümüş tırtıl…

Yalnızlık da her geçen gün büyüyormuş. Tırtıl yediği her yaprağın aşk yaprağı olmadığının farkına varmış en sonunda….

Koza örmeyi hep merak etmiş, güzel bi kelebek olmayı...
birkaç defa neredeyse başarıyormuş, ama yine beceriksizmiş işte…

Bir gün yine dağılmış bir koza topağına gözleri dolu dolu bakarken, Yanına mavi parlak tüyleriyle, güzel mi güzel bir kuş gelmiş.

Tırtıl kapatmış gözlerini, beklemiş bir gaga darbesini... ve mideye inmeyi…
bu kadarcık küçücük, sefil yaşamında, uçabileceğim tek an bir kuşun midesinde olacak diye düşünmüş….

Ama sonra güzel bir ses duymuş… kuş öyle güzel şarkılar söylüyormuş ki… yıldızlara ve denizlere...
tırtıl hayranlıkla izlemiş...

"belki" bir koza yaparsa hemen… "belki" o da parlak kanatlar edinirse, güzel mavi kuşla uçabileceğini düşünmüş… umutlanmış birden yeni bir kozaya başlamış…

Ama sonra…

Sonra fark etmiş ki.

Öreceği en güzel koza bile onu en fazla kelebek yapabilecekmiş…
Mavi kuşla uçmaya bu yetmezmiş…

Tırtıl en iyi bildiği şeyi yapmış yine…

Saklanmış…

Ama o şarkı hep kulaklarında kalacakmış… “Yıldızlara ve denizlere”…

19 Mayıs 2009 Salı

...

hiç arkadaşının olmadığını düşün, yani seni düşünen biri olmadığını.
yakınlarındaki insanların gazetelerden çıkan gereksiz kağıt israfı ekler gibi olduğunu düşün
haftasonu yalnız başına evde oturduğunu
birilerinin yanına gideyim dediğinde
kim cevabını veremediğini.
insanlardan git gide uzaklaştığını,
yalnızlık kelimesini icat eden adamı bile kıskandıracak kadar yalnız hissettiğini.
"belki" ile başlayan cümlelerden bile kaçındığını
boka sarmış, amaçsız kalmış
insan müsveddesi kıvamında hissediyorum
üzerime bişeyler yazıp sora atmak lazım.

1 Mayıs 2009 Cuma

kestane gözlü kız...

ne işin var bu saatte aklımda ?
nasıl girdin oraya!!!

sabah alarmın tiz çığlığı beni uykunun gizemli huzurundan -veya huzursuzluğundan- uyandırmadan önce öptüğüm kişi sendin biliyor musun...

bölük pörçük tam olarak hatırlayamadığım ayrıntıların arasında aklımda kalan, mavi deniz. doğmakta olan bi güneş bide senin kocaman gözlerindi...

hiç kestane topladın mı ?
ben küçük bi yerde doğdum büyüdüm... çok fazla yapacak bişey yoktur orada. bol bol düşünürsün. tuhaf bi dinlendiriciliği ve huzuru vardır.
çocukken tepelere kestane toplamaya giderdik biz...
kestane toplamak ne zordur bilir misin ?..

çok yüksektir kestane ağaçları ve hep dikenli tuhaf, kaşındıran, sarmaşıklar çevreler onları... en tepede dal ve yaprak öbeklerinin arasında -bu kadar engel yetmezmiş gibi- kendi dikenli kabuklarının içinde saklanır kestaneler...

Kestane ağacının köklerini sarmalayan toprak bile tuhaftır... yumuşak avuçlarında kolayca dağılan elini kirletmeyen, dokunduğunda zarafetini hissettiğin bi varlıktır...

aşağıdan sopalarla vurur düşürmeye çalışırsın kestaneleri... inatçıdır...
bazen hiç düşmez,
bazen kendi kendine düşer vurmadığın zamanlarda bile..
tam kafana iniverir... omzuna...
acıtır kestane kirpileri insanın canını.

hadi olaki düşürdün kestaneyi

o kirpiden... o dikenli kabuktan çıkarmakta kolay değildir...
kestane sonuna kadar korur kendini, korumaya çalışır, dalından kendi kendine düşmek ister ama kendi düştüğünde o güzelliği de olmazki...

kirpiyi ezersin keskin bi taş parçasıyla, içinden en az iki tane kestane çıkar...

hani şu kışın yol kenarında kebap diye sattıklarından...

kirpiden yeni çıkmış kestanenin çok berrak kahverengiyle, sarının tuhaf bi yerde kesiştiği rengi vardır...

işte o renkti gözlerin...

o kadar kısa ama o kadar uzun bi bakıştan sonra, dudaklarının nemini dudaklarımda hissettiğimde gözlerimi açmak istememiştim. rüyaydı bu belliydi neden uyanmam gerekiyodu ki... gözlerimi açmadım... uyanmamalıydım... alarm çalıyodu. ve beni çekiyodu güzel rüyamın içinden...
uyanmadan önce tek bi cümlen kaldı hayali kulaklarımda...
"demek başkası da beni öpebiliyormuş" dedin...

uyandım bende, aniden doğruldum yatak müsveddesinden, susturdum saati. sanki uyumuyordum, ne bi uyuşukluk vardı ne esnedim ne gerindim, kalktım yüzümü yıkadım. saçma sapan elime ne geçirirsem giyindim çıktım evden... sokak lambaları ben yürürken söndüler..

ve aklımda hala bir sen...
bir sürü de "acaba" lar vardı...


~kursad
05.09.08
07:35 am

not: eski yazılarımdan. burada kalırsa kaybetmem unutmam yanlışla silmem. dursun işte burada...
ne zamandır yazmıyorum, içimden gelmiyor.

kelimeler kullandığım cümleleri yadırgıyor, tekrar okuduğumda ben yazmamışım gibi hissediyorum. sonra tekrar okuyorum, beğenmiyorum. hem bunlar kimin umurunda ki.
kol geziyor depresif kral şehrimin etrafında.