aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ocak 2011 Cumartesi

01.01.2011

sevgili blog,

dün yeni bir yıla girdik, bir arkadaşımın evinde yapılan organizasyon saat 1 den sonra çekilmez bir hal almaya başladı, çok sıkıldığım halde, hoş bi kızın kendi halinde oturuşunu izlemek için iki saat daha sarhoş insanların sırnaşmasını kaldırdım...

cinsimin güzel bir kız ve yeteri kadar alkol kombinasyonuyla atmayacağı takla yok cidden, bir tek ben vardım kıza yazmayan.

bunu övünmek için söylemiyorum kıza yazamadım demek daha doğru... fırsat bulamadım
sisli bi gecede sokak lambasının etrafındaki fırıldak salak kelebekler gibiydik hepimiz... (:

şaka bir yana...

nasıl bakılası varlıklarsınız nasıl bir zarafettir o ki, o hengame ve sarhoş arkadaşlara bile tahammül etmeye sebebiyet verebiliyorsunuz...

ah keşke bi bakış yakalayabilseydim.

erkek olmayı sırf karşı cinsten etkilenmem doğal olarak karşılandığı için bile sevebilirim (:..
bi de ayakta işemek büyük kolaylık cidden. ama prostat olma riskini yükseltiyormuş. (bkz. güzel olan herşey zararlı/ayıp olma ihtimali taşır.)

aklım hatun kişide kalmadı desem yalan olur netekim. :/ karışık oldu bu....

eveet, yılın envanterine baktığımızdaaa

sadece 2 iş değiştirmişiz.

güzel son işimizde 7. ayın içindeyiz
  • büyük bir sorun yok,
  • iş yoğunluğu çekilir düzeyde,
  • arkadaşlarla iletişim yüksek,
  • kendini geliştirmede sıkıntıı yook.
  • eğlenerek çalışıyorum falan fişman.
2009 da iş değiştirme sayısı 6 idi eğer bunu azaltmayı başarı olarak algılamamız gerekiyorsaaa
%70 in üzerinde bir başarı/performans sergilemişiz güzel..

aşk hayatımıza baktığımızdaaaa 2009 yılında bu oran "%0" iken 2010 yılında da "%0" pek bi gelişme olmamış... olsun eksiye düşmemek de bir başarı sayılabilir. (bkz. Pollyanna : happiness guide for idiots) unutmayalım ki "hiç"e tamah etmeyen çoğu "hiç" bulamaz.

Yılbaşının kesinlikle aile, çok çok yakın, huyu suyu bilinen arkadaş/kuzen çevresiyle kutlanması gerektiği gerçeğiyle yüzleştim... alkol şişede durduğu gibi durmuyor dedikleri kadar var...

Ah evet bir de gündemimiz doğum günüme 19 gün kalmış olması, ben doğduğumdan beri dünya güneşin etrafında 29, ay ise dünyanın etrafında 10585 kez dönmüş olacak o tarihte.

aslında doğum günü kutlamak biraz tuhaf olabiliyor. hep düşünürüm hani bir ödül sana veriliyorsa daha önce kimlere verilmiş bir bak...

bi müzisyen olsaydım, daha önce serdar ortaç a verilen bir ödülün bana verilmesini büyük tepkiyle karşılar hatta almazdım misal (...

ama tanıyabileceğin en gerizekalı adam da milyonlarca sperm içinden birinci geldi (: herkesin varlığının ilk ve belki de hayatta tek başarısı olduğu için mi kutluyoruz acabağ ?

her neyse bu şey geçen yılın envanterinden çok varoluşu sorgulamaya gitmeden keseyim.
iyi varsın blog.


kalın sağlıcakla.!

buyrun yılbaşı tatlısı, 9gag.com özel

9 Ekim 2010 Cumartesi

kışı seviyorum.

nasıl geçtiğini anlamadığım bir eylülden sonra -saçma bir itiraf olabilir ama hep eylül ayında aşık olmak istedim, sanırım içinde eylül geçen güzel şarkıların çokluğundan... - soğuk bir ekime ev sahipliği yapıyor istanbul.

hayatıma renk katma çalışmalarımın hüsranını tepkisizlikle geçiştiriyorum, eylülde bir kalp kırdım, ve bir de kendiminkini...

belki de çok büyük laflar etmeyi kesmem gerekiyordur. çok üzgünüm...

bugün soğuk bir cumartesi. uyandığımda 17 derece gösteriyordu termometre, ama ben soğuk insanı olduğuma karar verdim, karlı bir kış gününde dünyaya gelmemle ilgilidir belki.

uyandıktan sonra insan ilk neyi farkeder ?.

uyanmak komik geliyor bana...
nasıl karar veriyor ki insan bilinçsiz bir haldeyken uyanması gerektiğine?

madem uyandım birşeyler yapmalıyım dedim, aç hissetmiyordum. -ki hala birşeyler yemedim sanırım... yok hayır bir mandalina yedim- balkonda dolabının kapısı rüzgardan uçmuş kombiyi yağmurdan korumam gerektiğini düşünerek, üzerini evde bulabildiğim en büyük plastik poşetle kapladım. kışı çıkaracağından şüpheliyim bu korumanın ama neyse, olduğu kadar...

gardrobumun üzerindeki ayakkabı kutularını güzelce dizdim... ayakkabı kutularını neden sevip saklar ki insan? sadece ben değilim, herkes öyle yapıyor sanki...

çamaşırları makinaya attım, birazdan asmam gerekecek bundan nefret ediyorum.

sanırım bütün gün film izleyip, sıkılınca oyun oynayacağım, belki sonra yine film izler ve yine oyun oynarım...

8 Ağustos 2010 Pazar

ve filyos...

uzun bir gece yolculuğu sonunda, beni filyos' a götürecek trene bindim... çok yorgun hissettiğim halde, vagonun pencerelerinden mavi mavi gülümseyen deniz bana enerji vermişti...

Saat 7:45'de parlak bir sabahta elimde çantam boş filyos sokaklarında evime doğru yürüdüm... Ciğerlerimi denizin kokusuyla dolduruyordum...

Ailemle güzel bir kahvaltı yaptık, sahile indim birkaç eski arkadaşı gördüm, yüzdüm.

İkinci sabaha uyandım az önce.
Kitaplığımı karıştırırken dışı kara ve yıpranmış küçük bir not defteri -ona bağlı birsürü anıyla birlikte- gözüme çarptı. Önce açmamayı düşündüm. geçmişi hatırlamak ne kazandırabilirdi ki...

Hem bu defteri askerdeyken tutuyordum. Muhtemelen saçmalamıştım o ruh haliyle...

İlk sayfayı çevirdim. Bu şeyleri yazdığım anların çoğunu bile hatırlamıyordum ama. Özlerken yazılmış cümlelerimi görüyordum.

Bahsettiğim tek bir isim, özlemekle yan yana kullandığım bir çok an vardı...

o dönemde aşıktım, ve her cümlemde farkediliyordu..

Ne kadar çok sevebilmişim ben öyle, nasıl da aşıkmışım...

şimdi buna tepkim sadece "vay be"

27 Temmuz 2010 Salı

bütün cesaretini topla ve merhaba de...

- merhaba.

- Geçecek miydiniz ?.

- hayır merhaba diyecektim...

- ...

- Aptal gibi göründüğümü biliyorum

24 Haziran 2010 Perşembe

hayatım bir film olsaydı, ya uyuyakalır ya da yarısında çıkardım.

merhaba beni tanımayan insanlar,

uzun süredir yazmadım...

aslına bakarsanız yazacak pek bişey de olmadı,
alışıldık şekilde 5467892. kez iş değiştirdim. Bu kez son olacağını umarak. (lütfen son olsun)

ve bu arada;

işe gittim geldim, müzik dinledim, toplu taşıma araçlarında el ele oturan çiftleri imrenerek izledim, gazete okudum bazen, saçma sapan haberlere kızdım, içinde ayraç olan kitaplarıma baktım -yok yine okumak istemedi canım.-

diziler izledim, lost daha önce izlediğim bir filmin -ismini hatırlamak için beynimi yırttığım halde bulamadım- senaryosunu bire bir final bölümüne kopyalamış, fringe tatile girmiş, house cuddy i öperek sezonu sonlandırmış...

eski dizilere sardım...
six feet under ı izlerken, brenda nın bir sözü beni tanımladı...
"hayatım bir film olsaydı, ya uyuyakalır ya da yarısında çıkardım."

bazen bişeylerin değiştiğine inandım.
çoğu zaman değişmediğini gördüm. (işyerlerim hariç(:... )

yorgun hissetmekten yoruldum, sıkılmaktan sıkıldım...

2 Mayıs 2010 Pazar

ben imkansızı mı severim? (*)

hey bu işlerle kim ilgileniyor ?

hoşlandığım birinin başkasıyla sevgili olmaması ya da yakınlarda bir yerde yaşaması fikri kulağa nasıl geliyor sizce ?

lütfen biri benimle ilgilenebilir mi?

ne zaman bu duruma bi el atmayı düşünüyorsunuz acaba ?

en azından şikayet edebileceğim bi merci gösterin. nereye dilekçe vereceğim ?
burada sorumlu kim. lütfen kendisiyle konuşabilir miyim ?

(*)hiç de değil.

"Son üç yıldır eski sevgilisine dönen, sevgilisi olan ya da başka şehirlerde ki kızları bana musallat eden ilahı güce veryansın"

21 Ekim 2009 Çarşamba

haki yeşil

hep karşı kaldırımdasın... aramızdan arabalar geçiyor, sana hayranca baktığımın farkında bile değilsin, yürüyorsun işte, bir çiçekçinin önünden geçiyorsun... galiba gülümsedin. saçların yüzüne döküldü, hayatımda gördüğüm en zarif şeydi belki saçını kulağının arkasına atışın...

bazen yürürken benim olduğum yöne bakıyorsun... tam karşındayım seninle aynı hizada yürüyorum, seni izlerken insanlara çarpıyorum oysa...
ama bakmıyormuş gibi yapıyorum bu yöne baktığında... yolun karşısında evine giden farketmetdiğin biri...

kollarını kavuşturdun... birine çarpmaktan son anda sıyrıldım yine...
bir daha baktığımda gözden kaybolmuştun...

24 Mayıs 2009 Pazar

yapışmaz...

Hep merak ettiğim uzun gerçek bir aşk bittiğinde neden ikinci bir şansı olmadığının cevabını, bir Japon yapıştırıcısının kullanma talimatında bulacağımı düşünmemiştim…

“Yapıştırılacak yüzeyin temiz, kuru ve pürüzsüz olmasına dikkat edin”

21 Mayıs 2009 Perşembe

mavi kuş masalı...

bir varmış bir yokmuş...

1982 nin karlı bir kış gününde sabahla beraber küçücük bir tırtıl dünyaya gelmiş.... odalardan birinden giren soğuk kış rüzgarı duvardaki saatli maarif takviminin ocağın 20sini gösteren saman kağıdını titretmiş....

Gözleri kapalı pespembe tırtıl doğduğunda babası bir köy okulunda öğretmenmiş, kar yolları kapattığından 20 kilometre yürümüş babası, eve geldiğinde pardösüsü ayakkabıları kar içinde, sormuş iyi mi karısı…

Oğlun oldu demişler… nur topu gibi…

Çok sevgi dolu bir ailede büyümüş küçük tırtıl, tabi bazı kavgalara da şahit olmuş, küçük tefek dertleri ama, önemsizmiş... aşık anne ve babasının kollarında huzurluymuş, her istediği alınan bir çocuk olamamış hiçbir zaman. Ama hep sevildiğini bilmiş…

Yalnızlığını ilkokulda fark etmiş küçük tırtıl… Oyunlara alınmayan, hiçbir oyunda iyi olamayan, kendini çizgi romanlara ve kitapların hayal dünyasında mutlu hisseden... Babasının ona aldığı köpeğinden başka kimseyle gezmeyen… Kocaman pörtlek gözlerini insanlara dikip, onlarla nasıl konuşması gerektiğini bilemeyen küçük bir tırtıl…

Zaman geçmiş... insanlarla konuşması gerekmiş... arkadaşlar edinmiş... birileriyle sevişmiş... birilerini severim sanmış, birilerini kendinden çok sevmiş ve büyümüş tırtıl…

Yalnızlık da her geçen gün büyüyormuş. Tırtıl yediği her yaprağın aşk yaprağı olmadığının farkına varmış en sonunda….

Koza örmeyi hep merak etmiş, güzel bi kelebek olmayı...
birkaç defa neredeyse başarıyormuş, ama yine beceriksizmiş işte…

Bir gün yine dağılmış bir koza topağına gözleri dolu dolu bakarken, Yanına mavi parlak tüyleriyle, güzel mi güzel bir kuş gelmiş.

Tırtıl kapatmış gözlerini, beklemiş bir gaga darbesini... ve mideye inmeyi…
bu kadarcık küçücük, sefil yaşamında, uçabileceğim tek an bir kuşun midesinde olacak diye düşünmüş….

Ama sonra güzel bir ses duymuş… kuş öyle güzel şarkılar söylüyormuş ki… yıldızlara ve denizlere...
tırtıl hayranlıkla izlemiş...

"belki" bir koza yaparsa hemen… "belki" o da parlak kanatlar edinirse, güzel mavi kuşla uçabileceğini düşünmüş… umutlanmış birden yeni bir kozaya başlamış…

Ama sonra…

Sonra fark etmiş ki.

Öreceği en güzel koza bile onu en fazla kelebek yapabilecekmiş…
Mavi kuşla uçmaya bu yetmezmiş…

Tırtıl en iyi bildiği şeyi yapmış yine…

Saklanmış…

Ama o şarkı hep kulaklarında kalacakmış… “Yıldızlara ve denizlere”…

1 Mayıs 2009 Cuma

kestane gözlü kız...

ne işin var bu saatte aklımda ?
nasıl girdin oraya!!!

sabah alarmın tiz çığlığı beni uykunun gizemli huzurundan -veya huzursuzluğundan- uyandırmadan önce öptüğüm kişi sendin biliyor musun...

bölük pörçük tam olarak hatırlayamadığım ayrıntıların arasında aklımda kalan, mavi deniz. doğmakta olan bi güneş bide senin kocaman gözlerindi...

hiç kestane topladın mı ?
ben küçük bi yerde doğdum büyüdüm... çok fazla yapacak bişey yoktur orada. bol bol düşünürsün. tuhaf bi dinlendiriciliği ve huzuru vardır.
çocukken tepelere kestane toplamaya giderdik biz...
kestane toplamak ne zordur bilir misin ?..

çok yüksektir kestane ağaçları ve hep dikenli tuhaf, kaşındıran, sarmaşıklar çevreler onları... en tepede dal ve yaprak öbeklerinin arasında -bu kadar engel yetmezmiş gibi- kendi dikenli kabuklarının içinde saklanır kestaneler...

Kestane ağacının köklerini sarmalayan toprak bile tuhaftır... yumuşak avuçlarında kolayca dağılan elini kirletmeyen, dokunduğunda zarafetini hissettiğin bi varlıktır...

aşağıdan sopalarla vurur düşürmeye çalışırsın kestaneleri... inatçıdır...
bazen hiç düşmez,
bazen kendi kendine düşer vurmadığın zamanlarda bile..
tam kafana iniverir... omzuna...
acıtır kestane kirpileri insanın canını.

hadi olaki düşürdün kestaneyi

o kirpiden... o dikenli kabuktan çıkarmakta kolay değildir...
kestane sonuna kadar korur kendini, korumaya çalışır, dalından kendi kendine düşmek ister ama kendi düştüğünde o güzelliği de olmazki...

kirpiyi ezersin keskin bi taş parçasıyla, içinden en az iki tane kestane çıkar...

hani şu kışın yol kenarında kebap diye sattıklarından...

kirpiden yeni çıkmış kestanenin çok berrak kahverengiyle, sarının tuhaf bi yerde kesiştiği rengi vardır...

işte o renkti gözlerin...

o kadar kısa ama o kadar uzun bi bakıştan sonra, dudaklarının nemini dudaklarımda hissettiğimde gözlerimi açmak istememiştim. rüyaydı bu belliydi neden uyanmam gerekiyodu ki... gözlerimi açmadım... uyanmamalıydım... alarm çalıyodu. ve beni çekiyodu güzel rüyamın içinden...
uyanmadan önce tek bi cümlen kaldı hayali kulaklarımda...
"demek başkası da beni öpebiliyormuş" dedin...

uyandım bende, aniden doğruldum yatak müsveddesinden, susturdum saati. sanki uyumuyordum, ne bi uyuşukluk vardı ne esnedim ne gerindim, kalktım yüzümü yıkadım. saçma sapan elime ne geçirirsem giyindim çıktım evden... sokak lambaları ben yürürken söndüler..

ve aklımda hala bir sen...
bir sürü de "acaba" lar vardı...


~kursad
05.09.08
07:35 am

not: eski yazılarımdan. burada kalırsa kaybetmem unutmam yanlışla silmem. dursun işte burada...
ne zamandır yazmıyorum, içimden gelmiyor.

kelimeler kullandığım cümleleri yadırgıyor, tekrar okuduğumda ben yazmamışım gibi hissediyorum. sonra tekrar okuyorum, beğenmiyorum. hem bunlar kimin umurunda ki.
kol geziyor depresif kral şehrimin etrafında.

23 Şubat 2009 Pazartesi

bir otobüs camından gördüm kendimi

hafif karlı bir istanbul sabahında kulakların üşüyerek uyanmak...
aynaya bak evden çıkmadan, yine aynı duygusuz surat...
yürü yüzüne biraz ağlamış kar taneleri çarparak,
kafanda eski bir aşkın hediyesi yün bere,
boynunda bir atkı... onu unutmak için seviştiğin birinden hediye...

12 Şubat 2009 Perşembe

peynirli tombi...

ayaklarımı görüyorum, buz gibi suyun içinde buruşmuş gibi duruyor derim, işaret parmağım baş parmağıma küsmüş yıllar önce, hep diğer tarafa bakıyor...
neyse
çok soğuk ... su yani... çok soğuk.. diken gibi batıyor sanki...
yürüyorum... ayaklarımı izliyorum... bir dalga çarpıyor köpükleriyle, üzerinden geçiyor ayağımın... artık sadece bileğim görünüyor.... sonra çekiliyor gidiyor yine kumlar, üşüyor ayağım...
işaret parmağım hala baş parmağıma küs...

bikaç küçük çakıl taşı bedava yolculuk yapıyorlar...
gökyüzünde iki martı bana bakıyor...
acıyorlar sanki... yalnızlığıma mı .?...
uçamadığım için belki de...

uçabilsem nerelere giderdim... bilmiyorum ama hiç konmazdım...
acıkınca vapurların etrafında dolanmak var nasılsa...

sonsuz uzun bi sahil... bi yerden kesiliyor...
sen uzakta duruyorsun.... adımlar atıyorum
saçların rüzgarda savruluyor...
bana bakıyorsun....
kollarını kavuşturmuş...

senin de ayakların denizde...
seninkiler de üşüyor...
yürüyorum ama hep oradasın..
aynı mesafe

ama ayaklarımız aynı denizde...
ve aynı ürperti vücutlarımızda ayaklarımızdan yayılan...
ayak parmaklarıma bakıyorum...
bembeyaz... yanyanalar ama işaret parmağım hala küs... baş parmağıma....