14 Ağustos 2014 Perşembe

keşkeden bir gün...

Denize bakarken gülümsüyordu.
Aslına bakarsanız gülümsemediği bir anı yakalamak çok zordu.

yanlış vapura bindiğinin farkında olmadan -ki bunu öğrendiğinde de pek umursamadı- sadece ufka, maviye bakıyor, dalgaların kayıp gitmesinden aldığı keyif gözlerinde parlaklık olarak dışa yansıyordu.

gözlerinin içine dikkatlice bakabilseniz,  şarkılar, kitaplar, bütün renkler... dünyada "güzel" olarak nitelenen ne varsa orada olduğuna ikna olurdunuz.

...

8 Şubat 2014 Cumartesi

belki de maymun insandan gitti...

çok zaman önceydi. nefes almak için nefes alır ve gerisini umursamazdık. bunu korumayı başaramadık. nefes almaktan önemli işlerimiz oldu. aslında olmadı da biz öyle sandık. öyle olduğunu söylediler. biz de inandık...

artık kendimize sorunlar yaratmakta çok iyiyiz. çözümleri düşünmektense deli gibi sorunlara odaklanıyoruz.

hayatı bir yarışa çeviriyoruz. "ben kazandım" demek için sanki her şey.

bir bankta oturmanın tadını çıkarmıyoruz artık. yediğimiz simitin düşen susamlarına -bizden zarar görmeyeceğini umarak- yanaşan serçeler kadar cesur da değiliz.

küçücük hayatlarımız var ama hayallerimiz daha küçük. paylaşmayı hayal etmiyoruz da, o araba benim olsa diyoruz. şu evi bir alsam falan...

gerçekten aşık olmayı umursamıyor kimse, evde kalıp kalmadığın önemli -e yaşın geldi artık-

sevişmeyi masum bir eylem olarak göremiyoruz...

evrim basamağında maymunu geçmiş olabiliriz belki, ama onların insanlığı bizden daha ileri

31 Ağustos 2013 Cumartesi

belirsizlik hikayesi...

Uçurumun kenarında, ayak başparmaklarıyla zemini hissedemeden öylece duruyordu. Karşısında deniz uçsuz bucaksız, nefes kesici ve davetkar görünüyordu. Kendini bıraksa mıydı ?
Ucundan tutar tutmaz kırılan duygulardı bu kez ellerindeki. Dağılıyor suçluluk duygusu ve güvensizlik yaratıyordu..

Çok sevebilirdi biliyordu, hep çok sevmişti, Başka türlüsü öğretilmemişti ki ona. Sonrasını düşünmeyi pek beceremezdi, gelecekle ilgili plan yapamazdı. Bugün bitmemişti ki daha... nasıl yapsındı.?

İnsanlara bakıyor ve nasıl oluyor da bu kadar değişken varken gelecekle ilgili planlar yapabildiklerine şaşıyordu. Geleceği sadece hayal edebilirdi. Hayallerin geçekleşmesi ise çoğu zaman ona bağlı değildi...

Düş kırıklıkları bile anlıktı. Kalbi anlık kırılır gelecekten alamadığı zamanı geçmişe fazlasıyla iade ederdi. Geçmişte yaşadığı söylenemezdi ama geçmişte bırakmak,  geleceği hayal etmekten daha zordu belki de.

Kendine soru soramıyordu, biliyordu zaten, soruların cevapları da yoktu. korkuyordu, incinecekti, belki incitecekti.

Akıl ve duygular hep çatışırdı,

Baş edebileceğinden emin olmadan hissetmek istiyordu yine, korka korka istiyordu, ne olacaksa olsundu. kalbini açmaya hazır mıydı bilmiyordu. Zaten kalbi de onun düşündüklerini umursamıyordu.

Denizin iyotlu temiz kokusu içini doldururken aklı kalbiyle yarışıyordu
"Bu kez farklı olabilir miydi ?"








27 Ağustos 2013 Salı

Sen,Ben,O

Ona baktığımda aklıma gelen kelime yalnızlıktı... 

Öyle bangır bangır değil. Kendi halinde, suyun musluktan damlaması gibi... Birikemeden akıp giden, buharlaşan bir yalnızlık.

Gözlerine baktığınızda kaçırırdı gözlerini.
Yüzünde tebessüm. Gözlerinde samimiyet arayışı...

Çünkü o hep güvenirdi. Kendine değil belki ama size güvenirdi. Binlerce kez kırıldığı halde insanlara nasıl güvenilmeyeceğini öğrenmemişti.

Seni seviyorum dediğinizde inanır, damla damla akıtan yalnızlık musluğu onarılırdı.
Ve gittiğinizde o musluk gürleyerek patlar etrafında ona mutluluk veren her şeyi birlikte götürürdü.

Hiç kimseden farklı hissetmezdi. 
Herkes gibi, herkes kadar yalnız hissederdi belki...
Ama onun bununla başa çıkamayışı benzersizdi.

22 Mayıs 2013 Çarşamba

hadi bir şeyler yapalım.

Mutlu olmak için hayatınızdan neleri feda ederdiniz ?

Bu şekilde düşünmüyoruz genelde. Mutlu olmak için hayatımıza katmak istediğimiz bir sürü şey var. Ama feda etmeyi aklımızdan bile geçirmeyiz.

"Böyle sevgilim olsun yüz bin lira borcum olsun." şeklinde bir feda edişten bahsetmiyorum.

Mutlu olmak için feda etmediğiniz her şey aslında vazgeçemediğiniz her şey olabilir pekala.

Dolaylı olarak düşünecek olursak, daha sağlıklı, daha dinç, daha ince olmak için koşmanız, yüzmeniz, hareket etmeniz gerekir. 

Ama kıçınızı yayıp oturma alışkanlığınızı feda etmezseniz bunlara sahip olamayacaksınız.

Aşk yaşamak sizi mutlu edecek. -bu çoğunuz için geçerli olmayabilir ama olması gereken budur, bazılarımız aşkı eziyete çevirmeyi seviyor- Peki kıçınızı kaldırıp evden çıkmazsanız, nasıl tanışacaksınız ki onunla ? 

Herhangi bir yerde olabilir. Film klişesi tanışmalarını bile yaşayabilirsiniz belki, o marketten çıkıyordur siz öküzleme yürüyorsunuzdur. Bir anda çarpışırsınız. Belki bir değişiklik olur bu kez "uff npysn be slk" cevabı almazsınız ? Belki özür dilersiniz ondan ve birlikte toplarsınız dökülen saçılanı, belki öyle pek sevmediğiniz halde "kahve içelim mi?" diye çıkıverir ağzınızdan ve o da "harika olur" diye gülümseyiverir...

Çok iyimser biri sayılmam ama geçmişe baktığımda hayatıma tesadüflerle girmiş onlarca güzel insan görüyorum. O tesadüfleri de benim hareketlerim belirledi. 

Son üç aydır uzun süredir yapmadığım bir şeyi yapıyorum. Deli gibi bisiklete biniyorum. Beni tanıyanlar bilirler bisiklete öyle sakin sakin binemem (:. Ormanlara gidiyorum, dağlardan tepelerden iniyorum kendime parkurlar arıyorum. Son üç haftadır da koşmaya başladım. İşle, insanlarla ilgili sıkıntılarımı kısa tutup, kendime zaman ayırıyorum. 

Bir dağ bisikleti yarışına katılacağım, 30-39 yaş Masters kategorisine girebileceğimi okuduğumda bir tuhaf hissettim ne yalan söyleyeyim. 30-39 yaş grubuna giriyorum artık. Yarışı kazanmayı umursamıyorum sadece bitirmek hedefim. Ama derece fikri heyecanlandırıyor. (:

Etrafınızda böyle hareketi seven insanlar varsa onlardan tavsiye isteyin, mutlaka yapın birşeyler. Bütün hayatınızı değiştireceğine söz veremem ama daha iyi hissedeceğinizi biliyorum.

5 km koşup hala koşmaya devam edebileceğinizi bilmenin hissiyatı harika olacak. Bu sonra katlanabilir 10 km, 15 km, 21 km 42 km olur belki... Forrest Gump olmanızı beklemiyorum. -ama koşmak onun hayatını değiştirmemiş miydi?-

Bisiklet ya da koşmak, sabahın erken bir saatinde ya da akşam üstü güneşin doğuşunu/batışını izlemek, kulağınızda the national, the black keys ya da coldplay ile kendi sınırlarınızı aşmanın verdiği his...

Mutlu olmak için rahatınızdan ödün verdiğinizde, aslında gerçekten rahat olmadığınızı, feda ettiğiniz şeyler olmadığını göreceksiniz.

Kendinize sürekli bahaneler bulmayın, "hava çok sıcak", ya da "çok soğuk", ya da "yağmur yağıyor" bahanelerinin ardına saklanmayın. Çıkın dışarı...

Koşun.
Sürün.
Gülümseyin. (:

10 Mayıs 2013 Cuma

hüzün çayı

Ne yapsam diyorsun kendine. Okuduğun kitaplar, izlediğin filmler arasında dalıyorsun. Bakıyorsun, yine sen kalmışsın, tek başınasın. Az önceki gülümsemenden eser yok şimdi.

Biliyorsun, birileri olsa etrafında yine gülümseyeceksin oysa. Hiçbir şey olmamış gibi gülümseyeceksin. Bir şeyleri özlediğini söyleyemeyeceksin. İnsanlar hemen hemen aynı şeyleri yaşıyor olsalar da anlayamayacaklar birbirlerini… Seni…

Böyle işlemiyor. O çark böyle dönmüyor. İşleyişini çözdüğünü düşündüğün an ters tarafa yatırıyor seni.

Geçeceğini biliyorsun. Daha önce de çöktü bu hisler üzerine, daha önce de kalbin defalarca kırıldı. Başka çaren yoktu, yeni bir kalp yapamazdın. Topladın, incecik parçalarına kadar. Bir saat tamircisinin cımbızı hassasiyetinde dizdin kalbinin parçalarını yerli yerine, yeniden atmasını sağladın…

Kalbin mecaz olduğunu bile biliyorsun ama hüznü engelleyemiyorsun, değil mi?

Şarkılar da yardımcı olmuyor.

Biri sormuş:

“Neden şarkılara parça deriz?”

diye.

“Eksik yanlarımızı tamamladığı için.”

diye cevap vermiş başka biri de.

Ama işleyiş öyle değil ki.

Bazen sadece eksikleri hatırlatır şarkılar. O kalbin kopan nano parçalarını barındırırlar içlerinde ama tamamlamazlar. Döner ve geçmişi gösterirler sana.

Bakıp ne kadar genç, ne kadar zayıf, ne kadar sağlıklı, ne kadar yakışıklı/güzel olduğunu hatırlatan eski fotoğraflara benzerler. Özletirler, düşündürürler bir dokunuşu, bir kokuyu…

Birlikte dinlenilen bir anıyı hatırlatırlar. Sarılışı, öpüşü, hiç bitmesin istediğin o sevişmeyi…

Hani…
Hani o asla geri gelmeyecek şeyleri.

Hüzün de çay gibi, süzgeç bile kullansan sızıyor, değil mi? Karıştırmayı bıraktığında çöküyor…Görüyorsun, göre göre içiyorsun. Öyle kalıyor dibinde.

Ve yarım kalıyor her şey…

O çayı her içişinde…

3 Mayıs 2013 Cuma

Biz çocukken Bieber yoktu, ağzımıza sürülmesinden korktuğumuz acı biber vardı...


Justin Bieber yetenekli çocuk falan olabilir. Zira ergen sevmem yazacaklarımın onun karakteri ya da yeteneğiyle ilgisi yoktur önceden uyarayım. 

Onun peşinden böyle şuursuzca koşan kız evlatlarımız, çocuklarımız bana doğum kontrolünün ne kadar önemli olduğunu hatırlattı. Böyle çocuk yapmayalım, ya da madem yaptık malzemeden çalmayalım. Potasyumunu, kalsiyumunu, vitaminini bol koyalım. 

Bu ülkeyi emanet ediyoruz geyikleri yapacağız madem, öyle kızımızı kolundan tutup gecenin bir yarısı Bieber karşılamalara havaalanlarına götürmeyelim. Ben çocukken "hayır" diye bir şey vardı. Anne terliği gösterdi mi pısardık. Siz dövün demiyorum da "hayır" demenin bin türlü güzel yolu var gözünüzü seveyim. Yeni nesil veletlerde bunu göremiyorum. 

Şımarık, ağlak, her istediği alınan yapılan edilen çocuklar var. Tabiki eğitimci değilim, anne, baba değilim bu konularda tavsiye verebilecek ne deneyimim ne eğitimim var. Ama ben de çocuk oldum. Hiç kimsenin peşinden böyle mal gibi koştuğumu hatırlamıyorum. Biz ninja kaplumbağa olurduk, voltran olur ağaç dallarında kafamızı gözümüzü kırardık. Çamurdan oyuncaklar, strafordan kayık yapardık, bisikletimizin arka tekerine kağıt sıkıştırır, pata pata seslerle motosikletçilik oynardık.

Saklambaç oynayan çocuklar görmek istiyorum ben, bisiklete binen, salıncakta sallanan, orasını burasını yaralayan çocuklar.

Gerçek hayattan izole ettiğiniz çocuklar, sanal dünyada şarkılarının anlamını bilmediği Bieber peşinde kendini paralamasın. Ağlasın mesela ama bisikletim yok diye ağlasın. "paramız olunca alırız" dersiniz. Bieber'i alacak paranız hiç olmayacak muhtemelen.

Ama o bisiklet kalacak, dizdeki yara izleri kalacak, çocukluk arkadaşlıkları kalacak, küçük bir yerde doğup büyümüş olmanın etkisi belki de. Etrafımdaki genç insanların şehirde doğup büyümüş olmasının etkilerini yoğun hissediyorum.

İyi yanları da var, ama kötü yanları daha çok sanki ? 

Bence çocukken yaşanmalı çocukluk, en azından etrafınızdaki insanların çocukluğundan şikayet etmemek için.

15 Şubat 2013 Cuma

ibrahim maalouf - beirut



Bu parçayı ilk dinlediğimde çok acı çekiyordum, acı çekiyordum derken abartmıyorum. parçayı dinlediğim için acı çekiyordum gibi algılanmasın ama...

ben acı çekiyordum o sırada bu parça üzerine çalmaya başladı...
ilk biramı içtim, devam ediyordu... sürekli dönüyordu, mekanda başka parça çalmıyordu...

bir bira daha sonra. sonra kulak verdim... daha dikkatli dinlemeye başladım... ilk dakikalarında sessizce ağlıyordu sanki, sonra biraz daha şiddetleniyordu ve sonra biraz daha... ve sonra çığlık çığlığa ağlıyordu.

11 dakika boyunca.... benim içimle birlikte ağladı... ve sonra dinlemeye devam ettim. ve sanki her evresinde parçanın, ruhum çığlıklar atıyordu.

"yeter artık" diyordu, herşeye...

sanki yediklerini çıkarıyordu ruhum, sanki beni bırakın defolun siktirin gidin diyordu.

saçma sapan kurallarınızı bir kenara bırakın, dayatmalarınızı, beni de bırakın. yeter!
diyordu da diyordu...

kısaca içime işliyordu. her notasıyla...

sonra ilk notasındaki gibi hüzne geri dönüyor....

bırakın işte beni, diyor,
gözyaşlarını koluna silip susuyordu.


18 Ocak 2013 Cuma

onlar üzüntü değil fil...

Yıllar yıllar önce ben çocukken... sanırım 8 yaşındaydım en çok 9... emin değilim.
Emin olduğum tek şey gördüğüm fillerdi...

Küçük bir evde oturuyorduk, kendime ait bir odam yoktu. Evin salonunda divanda yatardım... -evet divan diye birşey vardı. şehir yaşantısında pek bilinmez sanırım.- salonda soba yanardı, üzerindeki delikten tavana alevler yansır, çıtırtıları eşliğinde uyurdum... -o sobada tutuşturduğum gazetelerle salonun halısını feci yakmışlığım da vardır. Annemden az terlik yemedim o yüzden ya neyse.-

Yine öyle bir geceydi. soba alevininin tavan sahnesi şovunu, çıtırdayan zonguldak kömürü alkışları arasında izlerken uyuyakalmıştım...

Rüyasız bir uykuydu...

Uyandığımda soba tavını almış sakin sakin soğuyordu... odanın serinliği omuzlarımda hafif bir ürperti kılığındaydı, saat kaçtı bilmiyorum ama ev serinlemeye başladığına göre geç olmalıydı.
Çıplak ayaklarımı divanın şiltesinden sarkıttım ve çapaklı gözlerim gördüklerine inanamadı...

Salonun ortasından, -benim yaktığım halıya basa basa- filler geçiyordu...

Evet filler...

Birbirinin kuyruğunu tutmuş filler... öyle çocuk işi karikatürize uçan fil jumbo gibi de değil. bildiğimiz gri kocaman, kulaklarını geriye atmış afrika filleri...

Böyle tek sıra halinde...
Donup kalmıştım. gözlerimi ovuşturdum hala geçiyorlardı, salonun kapısından sokağa bakan pencereye doğru yavaş paytak, umursamaz adımlarla yürüdüler ve duvarın içinden geçip kayboldular...

Uyanık olduğumdan eminim ve hala dün gibi hatırlıyorum... nasıl bir halüsinasyondu, nasıl bir ruh haliydi, acaba gerçek miydi? hala bilemiyorum.

Ve hala ne zaman acı çeksem, çok üzgün ve umutsuz olsam o filler midemin üzerinde oturuyormuş gibi hissederim. Onlar gittiğinde nefes alabilir ve mutlu olabilirim.

Bugün o filler yine midemdeydi ve akşama kadar gitmediler... midemde oturdular ve sonra yine neden geldiklerini bilmediğim gibi yavaş adımlarla ortadan kayboldular...

Güle güle filler...
Ps : Filleri seviyorum bu onların suçu değil

26 Aralık 2012 Çarşamba

The first process is successfully completed!

Çok yoğun geçen bir kaç haftadan sonra, yazı perileri başıma üşüştü yine bir mesai sabahı.
Bu arada değişiklik olarak addettiğim son şeyi de gerçekleştirdim. Yeni bir eve taşındım. Üstelik yeni bir kıtada -Kadıköy (:- ...

Bir hayli yorucuydu hem masrafı azaltmak hem de çok fazla eşyam olmadığı için taşıma şirketlerine yüzlerce lira vermek yerine, bir kamyon kiralayıp bir kaç arkadaşımın da yardımıyla eşyaları taşıdık.

Yeni evim güzel, bir hayli büyük, xbox kinect oynayabileceğim geniş bir salonum var artık. kahvaltı masası olan bir mutfağım. sessiz sakin bir sokağım.

Feriköy'de otururken en nefret ettiğim şeydi sabahları korna, insan, inşaat makinaları sesleriyle uyanmak. Bu sokak o kadar sessiz ki evdeki çıtırtılar olmasa kendimi sağır sanabilirim.

Güzel ama sevdim, belirli bir yerden sonra insanın aradığı şey sadece huzur oluyor.

Eski evin boş haline bakarken, anılar bir film şeridi gibi -bu betimlemeyi seviyorum- gözümün önünden geçti. Çok da korktum aslında eşyaları kaldırırken altlarında habersiz anılar gizlenmiştir diye... Bir nevi ıssız adam ızdırabı yaşamaktan çekindim. neyse ki öyle olmadı. Yatağın altından artık fosilleşmiş birkaç çorap dışında pek bir şey çıkmadı.

Ev işleriyle uğraşmayı sevdiğimden daha önce de bahsetmiştim sanırım başka yazılarımda. Tesisat vb işlerden anlamak babamın bana mirası, damlayan musluklar, ocağı doğalgaza bağlamak, çamaşır makinası vb hemen hallediverdim. Ama dediğim gibi, ev büyük olduğu için eski evimin eşyaları kaybolup gitti yeni evin büyüklüğünde, bu hafta alışveriş yapıp birkaç şey alacağım, büyük bir L koltuk, kitaplığı bol bir tv ünitesi bir kaç çiçek (benjamin, difenbahya vb) evin çok işi var. tam olarak ne zaman yerleşebileceğimi bilmiyorum. Tv ve internet bağlantılarını da halletmek gerekiyor daha...

Henüz kendimi çok da farklı hissetmiyorum. bakalım gelecek neler sunacak, mayalar da beni düş kırıklığına uğrattı zaten. dünya yok olsaydı bu kadar masraf olmayacaktı (:

Özlediğim çok şey var ve buna alışıyorum, yalnız hissetmeyi hep karşıma almıştım, yalnızlıktan hep korkmuştum. Bu korkuyu yenmeye karar verdim, korkuları yenmenin birinci aşaması onları kabul etmek bir diğeri de üzerine gitmek derler ya...

Korkumun üzerine gideceğim, keyif alacağım yalnızlıktan. Yeni kitaplara başlayacağım, yalnız yolculuklar yapacağım, yalnız filmler izleyeceğim. İnsanlardan tamamen soyutlanmaktan bahsetmiyorum. Yalnız yapmayı sevmediğim şeyleri yapacağım işte...

Hayatımın değişim süreci beni nasıl birine dönüştürecek göreceğim.
Şimdilik bu kadar...






14 Aralık 2012 Cuma

uyku balığı

Kim bilir, belki de sen de benim hayalimi kuruyorsun, belki sen de gülümseyince nasıl göründüğümü merak ediyorsun, kim acaba ve nerede yaşıyor?.. varlığımı hissediyorsun belki kim bilir...

Belki... diyorsun, birlikte Birsen Tezer dinleriz ilk kez, belki elim eline değer ve çekmek istemezsin, belki sadece hayalinim, belki değil.

Çocukken okuduğum mavi kitapları sen de okudun belki ? milliyet yayınları, okuyunca senin de yanakların kırıştı mı tebessümden ?

Belki Jules Verne'in hayal dünyasında birlikte yürüdük arzın merkezine, belki birlikte gezdik seksen günde alemi...

Belki varsın belki yok değil mi ?

Belki sadece biraz yüksekten daldık uykuya ve küçük birer balıktık... aşk balığının hep yediği...

16 Ekim 2012 Salı

bana yeteri kadar büyük bi kaldıraç verin bişey deniycem

uzun zamandır hikayeleştirmediğim bir şeyler yazmamıştım ama içimi dökme ihtiyacını tam da şu anda mesai ortasında hissediyorum.

sinir bozucu bir ekim yaşıyoruz, yaz ekimde takılı kaldı sanki terkedip de akılda kalan bir sevgili gibi. havaların bozmasını bu kadar çok istememe bazen ben de şaşıyorum. ama huzur veriyor bana gökyüzünün grisi, bulutların o ağlamaklı bakışı, dev bir aynada kendime bakıyormuşum hissi veriyor. kendime bakmayı çok sevdiğimden değil ama...

hiç değilse tanıdık.

duygusal açıdan üzerine basılmış ama ölmemiş bir böcek gibiyim, arada sırada saçma sapan bi uzuv kıpırdar ya hani, öyle oluyor. birini çok beğeniyor ama kendimi ondan soğutmak için kulplar takıyor da olabilirim bilmiyorum. ama bir şekilde dizginlemem gerektiğini hissediyorum.

bencilce, ahmakça ama öyle ihtiyacım var ki sevilmeye bu aralar -kimin yok ki- ilgi odağı olmak sevgiden bayıltılmak istiyorum. düşünmeden gülmek, saatlerce sevişmek bütün duyguları limitlerine kadar tatmak... bunlar aklımdan ışık hızında geçiyor ama nereden başlayacağımı bilemeyip, gidip kendime bi çay koyuyorum,

en azından bunun doğru bir başlangıç olmadığı kesin...

kelimeleri dizmeye pek uğraşmıyorum, zihinsel bi patlama şu anda yaşadığım. anlamış olmalısınız ki yalnızlık hissim beni karşısına almış, kollarımı bağlamış sağlı sollu tokatlıyor.

uzun süre hissedemiyorum hiç bir duyguyu. mutluluk, üzüntü, umut,kahkaha, gözyaşı öyle karışık öyle çabuk geçiyor ki benliğimden bedenim tepki bile veremiyor.

istifamı verdim birkaç gün önce, yeni bir iş belki bir kaç ay sonra yeni bir ev... anadolu yakasında tutmayı planlıyorum -yeni bir kıta- ne kadar etkili olur acaba ben eski kalmaya devam ederken bu yenilikler...

şaka bir yana 2 ay sonra 31. yaşıma gireceğim. hayatı otuz yıllık periyotlara böldüm aklımda, ikinci otuz yıllık periyodun daha iyi olmasını ummaktan başka seçeneğim yok. ilkinde öğrendiklerimin bu seferkinde beni mutlu edeceğini umuyorum.

peki ya aşk ? her seferinde daha yoğun sevebiliyor, daha acemi olabiliyorum bunu farkettim...

ah, bazen sadece uyumak ve hiç tanımadığım bir hayata uyanmak istiyorum. adımı bile bilmeyeyim mümkünse.






7 Ekim 2012 Pazar

babanemi özledim...

1932-2011



yarın gidişinin yıldönümü babane, ne çok özledim balkona çıkıp adımı çağırmalarını...

bugün ekmeğe salça sürüp yedim babane, hani biz dışarda koştururken al şunu ye diye elime tutuştururdun ya çocukken...  ısırdıkça çocukluğumu hatırladım her lokmasında. karlı havalarda bir leğen sıcak su getirişini ayaklarımı ısıtayım diye... bulmacaları çözüşünü hatırladım, eskiyi atmaya kıyamayışını, her düğün davetiyesini saklayışını, gazetelerden kupon kesişini, bana ördüğün kahverengi kazağı, tertemiz sabun kokan kucağını hatırladım...

seni ne çok severmişim de bilmezmişim babane,
belki seni üzmüşümdür ters cevaplar vermişimdir diye aklımı zorladım. ergendim aptaldım seni üzdüğümde babane, sen hep dualar ettin, hep el üstünde tuttun ilk gözağrım torunum diye sevdin. kızamadın bile bana değil mi...

şimdi filyosa gittiğimde bakıyorum bahçene, yaban otlar kaplamış. balkonunda çiçekler yok eskisi gibi, diktiğin gül fidelerine bırakmışsın sanki gülümsemeni. geçerken bakmadan edemiyorum, senin elin değdi sen bıraktın onları... tam da kapı girişine, torunlarını karşılasınlar diye.

nur içinde yat babane, sen gördüğüm her gül goncasında, tattığım her bahçe domatesinde, biberinde, ben seviyorum diye alelacele yaptığın pancar turşusunda, her çilek reçeli kokusundasın artık.

yine de çok özledim babane...

20 Eylül 2012 Perşembe

dana scully

"hayal kahvesi"
"bulutsuzluk özlemi"

bu karışımdan da ancak başka bir hikaye çıkabilirdi,

program 10:30 gibi başladı, sahneye Nejat Yavaşoğulları çıktığında soundcheck bile almadan çalmaya başladı orkestra...

***

adam sahnenin izleyiciye yakın ve mekanın küçük olmasını seviyordu, bulutları ve griliği çoğu insan gibi sevmemezlik etmezdi aslında, ama ruhu gerçekten "bulutsuzluk özlemi" çekiyordu, tam da ihtiyacı olan sözleri tekrarlıyordu grup "ne olursa olsun yaşamaya mecbursun" diyordu...

şarkılar değişiyor 61 yaşındaki bir adamın enerjisi, onu olduğu yerde zıplatıyordu, etrafında sürekli hareket eden insanlar yüzünden dengesini kaybedince sendeledi, gözü arka tarafta bir yüze takıldı...

ne kadar da tanıdıktı ? ikinci göz kırpışında aklında canlanan tek isim vardı "Dana Scully"
kız inanılmaz şekilde x-files dizinin baş rol oyuncularından biri olan Gillian Anderson' a benziyordu. "hayal kahvesi" nde hayal görmeye başlamıştı... kızıl saçları daha uzun ve dalgalıydı.  yüzün benzerliğinden emindi ama. o diziyi çocukluğundan beri takip etmiş, yetmemiş yirmili yaşlarında 9 sezonu baştan sona tekrar izlemişti.

***

konser eğlenceliydi, birlikte eğlenen insanlar gerçekten güzel görünüyordu, sanki herkes iyiydi, hiç kimsenin aklından kötü bir şeyler geçmiyordu. o kalabalığın içinde cinayet işleyebilecek potansiyelde birileri vardıysa bile masum görünüyordu.

"sözlerimi geri alamam" ve "kütürdet beni rutubet" parçalarından sonra Nejat Yavaşoğulları iyi geceler dileyip elinde ki "bulutsuzluk özlemi" rozetlerinden birini ona uzattı...

heyecan ve şaşkınlıkla ona uzatılan rozeti yere düşürdü. hemen kimse ezmeden buldu ve  yakasına taktı... mutluydu, eğlenmiş ve kahramanlarından birini görmüş....

"hayal kahvesi" adına yakışır bir dünyaya dönüşmüştü adeta...

sahne boşaldıktan sonra, çıkışa yöneldi, bir kaç adım attıktan sonra "Scully"'i karşısında buldu, kız telefonuna bakıyordu...

sonra ne olduğunu anlamadan  "söylemeden edemeyeceğim ama bir kahramanıma o kadar benziyorsun ki" diyen kendi sesini duydu. kız şaşkınlıkla gülümsedi.

+ "nasıl yani anlayamadım?"

- "x-files dizisinde baş rol oyuncularından biri fox mulder'ın ortağı. ona ne kadar benzediğine inanamazsın, biliyor musun diziyi ?" diye sorarken ortam gürültüsünü bastırabilmek için kızın kulağına yaklaştı, artık saçlarının kokusunu duyabiliyordu...

+ "hayır ama çok merak ettim" dedi Scully, "tekrar söyleyebilir misin? kim olduğuna bakarım" diyerek telefonunda hızlıca bir not ekranı açtı. "sen yazabilir misin?"

adam telefonu aldı ve hızlıca "Dana Scully" yazdı, o an kadının gerçek adı bir türlü gelmedi aklına. içinden kendi adını ve telefonunu yazmak geçti aslında. ama buna kalkışmadı.

Telefonu geri verirken, Scully'nin kulağına tekrar yaklaştı, güzel kokuyu yine duydu, kızın saçları yüzüne değerken "çok değişik bir güzelliğin var' diyebildi...

kız yine güzel gülümsemesiyle, "çok teşekkür ederim" dedi. sanki biri ona bunu ilk kez söylüyormuş gibi...

adam da gülümseyerek karşılık verdi "hoşçakal" dedi ve caddeye çıktı.

sohbeti sürdürebilirdi, ilginç şeylerden bahsedebilirdi, belki daha sonra görüşebilirlerdi, ama hazır hissetmiyordu henüz kendini...

yalnız hissetmek, hazır olmadığın gerçeğini perdelemiyordu...


sokak ışıkları altında yürüdü yakasına taktığı "bulutsuzluk özlemi" rozetine sürekli bakarak...

kulaklıklarını taktı ve yüzünde bir tebessümle evinin yolunu tuttu...

5 Ağustos 2012 Pazar

bütün bunlar nefes almanın yan etkisi aslında...

bugün geç uyandım, normalde haftasonları kendimi zorladığım halde uyuyamam pek,
9 olmadan uyanır, inadına kalkmam yataktan. ama bugün böyle olmadı. 12 de uyandım.

saçma sapan onlarca rüya arasında zıplamanın yorgunluğuydu sanırım. çok rüya gördüm...

dün gece bir hatanın eşiğinden dönülmüş olması da buna sebep olabilir...
dışarı çıkmadım bugün, tv hep açık arkada çeşitli konularda ses fonu yaptı bana ama izledim sayılmaz, aklım rayında gidemeyen bir tren gibiydi, sürekli devrildi...

insanların twitterda yazdıklarına baktım, yine gündem değişmiş ve herkes kendi fikrini
ortaya atıyor, kendi gibi düşünmeyenlere lanet ediyor falandı... dışarı çıkma düşüncelerimi de hep kovaladım aklımdan...

mutlu sayılmam bu ara. mutsuz da değilim.

saçma sapan bir pazar günü bitsin diye bekliyorum, saçma sapan bir yaşamın bitişi beklemekten birkaç bin gün kadar farklı sadece...


1 Ağustos 2012 Çarşamba

ufuk hep aynı yerdeydi oysa...

birini merak etme aralığında hissedilen heyecan gibi olsa hep hayat. gerçek gibi ama değil gibi...

bir tek öpüşürken kapatsak ya gözlerimizi...

24 Temmuz 2012 Salı

bitişlerin başlangıcı.

düşlerinde bile düşüyordu adam, yere hızla yaklaşırken duyacağı acının hayalini kuruyordu. belki bir anda beyaz bir karanlıkta kaybolacaktı...
güzel hayallerden mutluluk yorganları dikiyor, ama birlikte uyuduğu yalnızlık, bütün yorganı üzerinden çekiyordu.

ter içinde doğruldu,

aynı tavan, aynı yastık, aynı his vardı titreyen soluğunda... uyku ile uyanıklık arasındaki tek fark gözlerinin açık olmasıydı...
düşüncelerini mantıklı bir sırayla hizalamayı denedi.
beceremedi.

soluduğu hava gittikçe yoğunlaşıyor, ciğerlerine çektiği şeyin nefes borusundan yavaşca döküldüğünü hissediyordu.

nefesini tuttu, gözlerinin açık ya da kapalı olduğundan artık emin değildi.
kendinden de emin değildi, hiçbir şeyden emin olamıyordu...
bildiği bütün gerçeklikler etrafında leşine saldıracak akbabalara dönüşmüş, gökyüzünde daireler çizerek uçuyor uğursuz çığlıklar atıyordu.

başını ellerinin arasına alarak kulaklarını tıkadı...
birden gözlerini çok sıkı kapamış olduğunu farketti
ve sessizliği....


gözlerini araladığında sanki, play tuşuna tekrar basıldı hayatın... hava akıcıydı, ciğerlerine doluyor, düşüncelerden akbabalar yavaş yavaş uzaklaşıyor, diğer odadan bir belgeselin dublajsız anlatımı duyuluyor, vantilatör nemli havayı üzerine çarparak asla düzgün toplamayı beceremediği saçlarını savuruyordu...

farketmesi kısa sürmedi.

yeni bir hikaye başlamak üzereydi.



25 Haziran 2012 Pazartesi

babam öğretmen benim...

belki de benim lanetim budur...
ben aşkla büyüdüm...
annem babama 16 yaşında kaçmış 17 sinde beni doğurmuştu

annem ailesini karşısına almış
babama kaçmış...

sonra düğünde barışmışlar aileler..
önce babanemlerle yaşamak zorunda kalmışlar
sıkıntılar çekmişler...
kavgalar da etmişler tabi...
bilmiyorum ama o zamanın baskısı mıdır sadece aşk mı
kopamamışlar birbirlerinden...

çocukların önünde birbirine sevgi göstermeyen çiftlerden değildi bizimkiler (belki artık normal ama o dönemde ve küçük bir kasabada farklı yürürdü işler)
dudak dudağa öpüşmeyi filmlerden önce anne babamdan gördüm ben...
babam uzun süre yurt dışında görev yaptı 5 yıl kadar...

ev sorunları yüzünden bizi götüremedi oraya 17 yaşındaydım o zamanlar
yani bizimkilerin evliliklerinin 18. yılıydı  babamın çekmecesinde, birşey ararken
bi öbek zarf buldum birbirlerine aşk mektupları yazıyorlardı...

evliliklerinin 18. yılında ve hala
aynı özlemle...
aynı şevkle...
bir çok kez kavga ettiler... bir çok kez...
ama birbirlerinin herşeyleriydi ve birbirlerini böyle kabul ediyorlardı...

ve hala...

annem bazen kızını özleyip
bize geldiğinde...
beni de özler tabi ayrı (:

babam filyos ta kalmışsa...
annemi çok özler...
bir kere hatırlıyorum
annem le ilay sinemadaymış
telefonu açamamışlar babam beni aradı...
ve ses tonunda alt dudağını uzatıp konuşan bir çocuk vardı...
annen telefonumu açmadı bişey mi var diyen
54 yaşında bir çocuk

ben aşkı böyle gördüm... böyle öğrendim
kalıplaştı belki...
ilişkilerimde de saçmalama hakkı istedim...
bırakıp gidilememeyi istedim.
tıpkı annemle babamdan öğrendiğim gibi...

18 Haziran 2012 Pazartesi

gittin ki sen...

geçen sene bugün, tam şu anda yarın görüşeceğimizi konuşuyorduk...

daha önce iki kere beni reddettiğin için, istediğin gibi olmaya karar vermiştim, arkadaş olmak istediğini söylemiştin, benimle konuşabildiğini...

iki kere reddetmiştin ve ben pes etmiştim...

sonra birden ortaya çıktın ve önümüzdeki pazar görüşelim dedin...

beklentisiz geldim yanına, arkadaşın olmamı istiyorsan olacaktım...

eminönü iskelesinde insan kalabalığının arasında seni bekliyordum...
kızıl saçların rüzgarda uçuşarak bana yaklaşıyordun, her adımın cesaretimin temellerini sarsıyordu...

hayır diyordum kendime, istediğin kadar güzel ol kadın, istediğin kadar tatlı gülümse, bu kez istediğin olacak... merhabalaşırken kokun burnumda, saçlarının sarstığı temelimi, yerle bir edercesine başımı döndürüyor...

ama hayır, iki kere reddedildim zaten... arkadaş olmak istiyorsan arkadaş olacağım...
vapur da yanaştı zaten,

ama koluma giriverdin birden... tenin tenime değiyor. 9 şiddetinde atıyor kalbim ama sadece yutkunuyorum...

tam geçen sene yarın...

vapurun kıç güvertesine çıkıyoruz... banklara oturuyoruz...
konuşmuyoruz, nereden başlayabilirim bilmiyorum ki cümlelere...

birden güzel başını, omzuma yaslıyorsun... elin elime değiyor çekmiyorsun...

tam geçen sene yarın...

mutluluğun, karışıklığın, denizin, tuzun, martıların arasında birbirimize karışıyoruz....

tam geçen sene yarın...



16 Haziran 2012 Cumartesi

ve melankoli

merhaba, depresif hallerim, yalnızlık hissim, mutsuzluğum...

nerelerdeydiniz uzun zaman oldu.... o "nerelerdeydiniz" i çok ciddiye almayın lütfen, gerçekten merak etmedim sizleri aslında biliyorsunuz.

ama siz bana hiç küsmezsiniz değil mi, ben sizi geride bıraktığımda geri dönmemi beklersiniz... kürkçü dükkanımsınız değil mi ?...

dönüp dolaşıp geleceğim...

belki böyle tamamen ortadan kaybolmamalısınız ha ? uzun süre sizden ayrı kalıp birden tekrar kaşılaştığımızda çok bocalıyorum, belki parça parça hatırlatmalısınız kendinizi, belki size zaman ayırmalıyım,

biraz yalnız, biraz mutsuz olabilmeliyim de mutluyken değil mi ? kendimi dinleyebilmeliyim... siz benimle birlikte vardınız hep, birinize kapılınca diğerlerinizi ihmal etmemeliydim...

bana ders vermek konusunda hep iyi oldunuz zaten...

yine çok düşünmeye başladım nerede yanlış yaptığımı, gelişme iyi yönde aslında bu kez buldum da...

klişe laflar etmeyeceğim, kaçan kovalanırmış, bir taraf her zaman daha çok severmiş falan filan değil,
oluruna bıraktığımı sanıp aslında kontrollü olmaya çalışmammış sorun...

geçmişimi "geçmiş" olarak değerlendiremememmiş...

mutluluk bazen biridir, bazen sadece dondurma...

hangisi  olursa olsun çok düşünmeden tadını çıkartarak yemezseniz erir ikisi de...