9 Temmuz 2009 Perşembe

aşağı yukarı bir gün...

bu sabah
alarm çaldı...
kapattım.
bir daha çaldı...
bir daha kapattım.
bir daha sora
attım telefonu pili mili fırladı...
sora kendimi attım.
yere..
kolumun üstüne düştüm.
canım biraz yanınca,
gözlerimi biraz aralayabildim...
banyoya giderken ayağımı vurdum yine kapının kenarına...
yüzümü yıkadım,
aynaya baktım.
"benden önce bu evde yaşayan adamların boyu 2 metre falan olmalı" diye düşündüm
ayna çok yükseğe asılıydı...
dişlerimi fırçalarken suratımın aldığı tuhaf şekle baktım...
lavaboya tükürdüm yine çok sert fırçalamış olmalıyım ki köpük pembeleşmişti.
kendi kanımın tadını aldım
tuzlu ve lezzetli.
gözlerim onları açtığım için bana kızgın bakıyorlardı...
banyonun her zaman ıslak olan zemininde paçalarım ıslandı her sabah olduğu gibi
armut koltuğumun üzerine attığım dünkü pantolonumu giydim...
bi tshirt seçtim beyaz üzerinde fıstık yeşili birşeyler yazıyodu...

dışarı çıktım
güneş çok parlaktı
"güneş" gözlüğümü taktım
biraz loştu.
"aman tanrım gözlerim bugün beni affetmeyecek"
yanıyorlardı...

sonra her zaman yürüdüğüm yolu yürüdüm
insan sürüsü...
önümde yürüyen kız karşısına aniden çıkan zenciyi görünce
irkildi yol verdi.
oralı bile olmadı adam gerçi... geçti gitti.
sonra,
marketlerin önünden geçerken
60 larında iki ihtiyar gördüm,
elele tutuşuyolardı.
yürüyemedikleri için falan değil. sağlıklı görünüyorlardı
ama el eleydiler işte.
sevgili gibi.
yani sevgiliydiler belki de...
dudaklarımın gülümsemesi yanaklarımdaki kırışıklıkları gözlerimin yanına kadar çıkardı.
artık kızgınlığı geçiyordu sanki.
en azından güzel birşeye bakmıştım...
metroya indim...
osmanbey tabelasının "o" harfine denk gelen yerde bekledim...
kapı tam önümde açıldı
her sabah olduğu gibi...
bindim,
oturabilirdim oturmadım...
insanların bir an önce biryerlere oturma telaşlarına baktım
birileri işe gidiyodu.
"gülümseyen ya da konuşan o kadar az insan oluyorki sabahları" diye düşündüm.
metal yığını son sürat beni levente götürdü.
indim...
yürüyen merdivenlerden yürüyerek çıktım
-yürüyen merdiven lafından nefret ederim-
güneş... "aman tanrım gözlerim yine isyan edecek"
diyerek taktım gözlüklerimi yine...
bankaların önünden geçtim...
otobüs durağına gittim..
aslında tek bi otobüs kullanarak gidebilirim işe.
ama yürümeyi seviyorum,
sıcak ve hızlı yürüyüş sonunda oturmayı hakettiğime karar verdim ve
duraktaki birinin yanına oturdum..
iki dakika geçmedi belki... iki yaşlı insan geldi...
kalktım hemen. yer veriyomuş gibi yapay bi naziklik yapmadım
sadece kalktım işte,
gittim köşede yaslandım durağın reklam panosuna
yaşlı adam karısını oturttu
bana başıyla selam verdi.
iki otobüs geçti
ama doluydular binmedim.
sora geldi bi otobüs daha
çok kalabalık değildi
bindim...

sen bana günaydın dedin.
şaşırdım....

bana yalnız olduğumu söyleyen bi şarkı gönderdin...
57 kere dinledim.

çalıştım.
eve geldim .
bira ve omlet yedim.
müzik dinledim...
müzik dinledim...
şimdi de uzanacağım biraz...
tavan sinemasında yeni hayaller gösterime girmiştir
ve tekrar
ve yine...
ve belki öpebilirim.

11 mayıs 2009 23:03
~kursad

28 Haziran 2009 Pazar

her şeyi onarabilir miyim ?

bu aralar evde sürekli birşeyler bozuluyor, ya da bozulan bir şeyleri onarma isteğim onları bana farkettiriyor, elimde süper gelişmiş on kaplan gücünde isviçre çakımla, mcgyver'ı da anarak iyi işler çıkarıyorum (:...

mutfaktaki musluğu, bilgisayarımın güç kaynağını yine elde olan malzemelerle tamir edebildiğimi bilmek zaman denilen kavramımı yitirmeme yardımcı oluyor...

bir hafta önce annemin bana ziyarete geldiğinde, perdeyi çekerken aşağı indirdiği korniş rayını onardım az önce :D 3 metre yükseklikte tavana sahip eski istanbul yapılarından olan sevgili evimde 1.70 küsür boya sahip ben. ve bir ayağı çukurda merdivenle bunu yaralanmadan -ölmeden- başarmam harika (: birkaç ay daha idare eder kanısındayım...

iki hafta önce de çalıştığım yerden ayrılıp başka bir yere geçtim... açıkçası kendimi daha iyi hissettiğim bir yerdeyim...

sadece bir yıldır istanbul da olmama rağmen bu çalıştığım 5. işyerim. umarım sonuncusu olur, çok sıkıldım sürekli etrafımdaki insanların değişmesinden...

-bu denli sık iş değiştirmem benden değil işverenlerin verip tutmadığı sözlerden kaynaklanıyor ayrıca-

zamanında en iyi arkadaşım diyebileceğim -annesine anne dediğim- ve bundan 3 yıl önce hayatımdan kesin ve bir anda çıkardığım biri son 2 yıldır sürekli bir yerlerde karşıma çıkıp hiç bir şey olmamış gibi davranmaya çalışıyordu...

işyerime geliyor ben yoksam kartvizit bırakıyor, bir şekilde facebooktan ekliyor, engelliyorum başka bir hesap açıp yine ekliyor, msn vesaire her yolu deniyor ama duvarı aşamıyordu...

nasıl bir tesadüfse annemin bana ziyarete geldiği geçen haftalarda, annem alışverişteyken karşılaşmışlar ve numaramı almış...

aradı, eskiden sürekli vakit geçirdiğim ve herşeyimi paylaştığım birine bu denli duygusuz olmama şaşırıyorum... kindar biri miyim acaba ?

fazla abarttığımı düşünmüyorum :/...

öyle mahçup hatır soran -eski- dostum yakınlardaymış...
evimi tarif ettim gel diye...

geldi...
bir önceki gün giydiğim ve dağınıklığım eseri armut koltuğumun üzerinde bıraktığım tshirtimi oradan kaldırıp dolaba sıkıştırdım...

misafir ettim, biraz sohbet ettik. beni incitişiyle ilgili hiçbirşey söylemedim, sormadım konu açmadım...

havadan sudan "naber, nasılsın, iş güç nasıl, havalar da çok sıcak, vb" standart, samimi olmadığınız insanlara karşı kullandığınız kelimeleri ona karşı bol bol kullandığım bir yarım saatin sonunda, evden uğurladım...

bu kadar yalnız hissettiğim bir şehirde bile, -eski- en iyi arkadaşıma hiç bir şey hissetmedim... hiç...
ne sevgi ne nefret...

hani kolunuzda bi karınca görürsünüz... sevmezsiniz, ama iğrenmez korkmazsınız da...
onun gibi..
silkersiniz kolunuzdan ve yoluna gider...

öyle birşey oldu...
bir daha arayacağını sanmıyorum...

bir zamanlar elime fotoğraf makinası alıp dolaşırken, girdiğim bir saat tamircisinde çektiğim fotoğrafı anımsadım.

Zamanı onarabilir misiniz? diye bir başlık açmıştım bu fotoğraf için....

ama sanırım bu isviçre çakımla yapabileceğim bir şey değil....

24 Mayıs 2009 Pazar

yapışmaz...

Hep merak ettiğim uzun gerçek bir aşk bittiğinde neden ikinci bir şansı olmadığının cevabını, bir Japon yapıştırıcısının kullanma talimatında bulacağımı düşünmemiştim…

“Yapıştırılacak yüzeyin temiz, kuru ve pürüzsüz olmasına dikkat edin”

21 Mayıs 2009 Perşembe

mavi kuş masalı...

bir varmış bir yokmuş...

1982 nin karlı bir kış gününde sabahla beraber küçücük bir tırtıl dünyaya gelmiş.... odalardan birinden giren soğuk kış rüzgarı duvardaki saatli maarif takviminin ocağın 20sini gösteren saman kağıdını titretmiş....

Gözleri kapalı pespembe tırtıl doğduğunda babası bir köy okulunda öğretmenmiş, kar yolları kapattığından 20 kilometre yürümüş babası, eve geldiğinde pardösüsü ayakkabıları kar içinde, sormuş iyi mi karısı…

Oğlun oldu demişler… nur topu gibi…

Çok sevgi dolu bir ailede büyümüş küçük tırtıl, tabi bazı kavgalara da şahit olmuş, küçük tefek dertleri ama, önemsizmiş... aşık anne ve babasının kollarında huzurluymuş, her istediği alınan bir çocuk olamamış hiçbir zaman. Ama hep sevildiğini bilmiş…

Yalnızlığını ilkokulda fark etmiş küçük tırtıl… Oyunlara alınmayan, hiçbir oyunda iyi olamayan, kendini çizgi romanlara ve kitapların hayal dünyasında mutlu hisseden... Babasının ona aldığı köpeğinden başka kimseyle gezmeyen… Kocaman pörtlek gözlerini insanlara dikip, onlarla nasıl konuşması gerektiğini bilemeyen küçük bir tırtıl…

Zaman geçmiş... insanlarla konuşması gerekmiş... arkadaşlar edinmiş... birileriyle sevişmiş... birilerini severim sanmış, birilerini kendinden çok sevmiş ve büyümüş tırtıl…

Yalnızlık da her geçen gün büyüyormuş. Tırtıl yediği her yaprağın aşk yaprağı olmadığının farkına varmış en sonunda….

Koza örmeyi hep merak etmiş, güzel bi kelebek olmayı...
birkaç defa neredeyse başarıyormuş, ama yine beceriksizmiş işte…

Bir gün yine dağılmış bir koza topağına gözleri dolu dolu bakarken, Yanına mavi parlak tüyleriyle, güzel mi güzel bir kuş gelmiş.

Tırtıl kapatmış gözlerini, beklemiş bir gaga darbesini... ve mideye inmeyi…
bu kadarcık küçücük, sefil yaşamında, uçabileceğim tek an bir kuşun midesinde olacak diye düşünmüş….

Ama sonra güzel bir ses duymuş… kuş öyle güzel şarkılar söylüyormuş ki… yıldızlara ve denizlere...
tırtıl hayranlıkla izlemiş...

"belki" bir koza yaparsa hemen… "belki" o da parlak kanatlar edinirse, güzel mavi kuşla uçabileceğini düşünmüş… umutlanmış birden yeni bir kozaya başlamış…

Ama sonra…

Sonra fark etmiş ki.

Öreceği en güzel koza bile onu en fazla kelebek yapabilecekmiş…
Mavi kuşla uçmaya bu yetmezmiş…

Tırtıl en iyi bildiği şeyi yapmış yine…

Saklanmış…

Ama o şarkı hep kulaklarında kalacakmış… “Yıldızlara ve denizlere”…

19 Mayıs 2009 Salı

...

hiç arkadaşının olmadığını düşün, yani seni düşünen biri olmadığını.
yakınlarındaki insanların gazetelerden çıkan gereksiz kağıt israfı ekler gibi olduğunu düşün
haftasonu yalnız başına evde oturduğunu
birilerinin yanına gideyim dediğinde
kim cevabını veremediğini.
insanlardan git gide uzaklaştığını,
yalnızlık kelimesini icat eden adamı bile kıskandıracak kadar yalnız hissettiğini.
"belki" ile başlayan cümlelerden bile kaçındığını
boka sarmış, amaçsız kalmış
insan müsveddesi kıvamında hissediyorum
üzerime bişeyler yazıp sora atmak lazım.

1 Mayıs 2009 Cuma

kestane gözlü kız...

ne işin var bu saatte aklımda ?
nasıl girdin oraya!!!

sabah alarmın tiz çığlığı beni uykunun gizemli huzurundan -veya huzursuzluğundan- uyandırmadan önce öptüğüm kişi sendin biliyor musun...

bölük pörçük tam olarak hatırlayamadığım ayrıntıların arasında aklımda kalan, mavi deniz. doğmakta olan bi güneş bide senin kocaman gözlerindi...

hiç kestane topladın mı ?
ben küçük bi yerde doğdum büyüdüm... çok fazla yapacak bişey yoktur orada. bol bol düşünürsün. tuhaf bi dinlendiriciliği ve huzuru vardır.
çocukken tepelere kestane toplamaya giderdik biz...
kestane toplamak ne zordur bilir misin ?..

çok yüksektir kestane ağaçları ve hep dikenli tuhaf, kaşındıran, sarmaşıklar çevreler onları... en tepede dal ve yaprak öbeklerinin arasında -bu kadar engel yetmezmiş gibi- kendi dikenli kabuklarının içinde saklanır kestaneler...

Kestane ağacının köklerini sarmalayan toprak bile tuhaftır... yumuşak avuçlarında kolayca dağılan elini kirletmeyen, dokunduğunda zarafetini hissettiğin bi varlıktır...

aşağıdan sopalarla vurur düşürmeye çalışırsın kestaneleri... inatçıdır...
bazen hiç düşmez,
bazen kendi kendine düşer vurmadığın zamanlarda bile..
tam kafana iniverir... omzuna...
acıtır kestane kirpileri insanın canını.

hadi olaki düşürdün kestaneyi

o kirpiden... o dikenli kabuktan çıkarmakta kolay değildir...
kestane sonuna kadar korur kendini, korumaya çalışır, dalından kendi kendine düşmek ister ama kendi düştüğünde o güzelliği de olmazki...

kirpiyi ezersin keskin bi taş parçasıyla, içinden en az iki tane kestane çıkar...

hani şu kışın yol kenarında kebap diye sattıklarından...

kirpiden yeni çıkmış kestanenin çok berrak kahverengiyle, sarının tuhaf bi yerde kesiştiği rengi vardır...

işte o renkti gözlerin...

o kadar kısa ama o kadar uzun bi bakıştan sonra, dudaklarının nemini dudaklarımda hissettiğimde gözlerimi açmak istememiştim. rüyaydı bu belliydi neden uyanmam gerekiyodu ki... gözlerimi açmadım... uyanmamalıydım... alarm çalıyodu. ve beni çekiyodu güzel rüyamın içinden...
uyanmadan önce tek bi cümlen kaldı hayali kulaklarımda...
"demek başkası da beni öpebiliyormuş" dedin...

uyandım bende, aniden doğruldum yatak müsveddesinden, susturdum saati. sanki uyumuyordum, ne bi uyuşukluk vardı ne esnedim ne gerindim, kalktım yüzümü yıkadım. saçma sapan elime ne geçirirsem giyindim çıktım evden... sokak lambaları ben yürürken söndüler..

ve aklımda hala bir sen...
bir sürü de "acaba" lar vardı...


~kursad
05.09.08
07:35 am

not: eski yazılarımdan. burada kalırsa kaybetmem unutmam yanlışla silmem. dursun işte burada...
ne zamandır yazmıyorum, içimden gelmiyor.

kelimeler kullandığım cümleleri yadırgıyor, tekrar okuduğumda ben yazmamışım gibi hissediyorum. sonra tekrar okuyorum, beğenmiyorum. hem bunlar kimin umurunda ki.
kol geziyor depresif kral şehrimin etrafında.

5 Mart 2009 Perşembe

ben

süslü cümleleri olan, kara kuru, biraz sakallı...
çoğu zaman kaybolmuş biriyim...